Kayıp zamanın izini sürmek, Akrebin Yolculuğu'nda (1997) zaman kullanımı ve zamansızlık

Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında.

Yekpare geniş bir anın, parçalanmaz akışında.

Ahmet Hamdi Tanpınar

Suyun akışıyla başlar, Akrebin Yolculuğu (Ömer Kavur, 1997). Ardından akıp giden manzara, akıp giden yollar ve Kerem’in ağzından dökülen şu dizeler çıkar karşımıza: “Akıp giden renkler, akıp giden mevsimleri hatırlatır bana. Karanlıkla aydınlığı, geceyle gündüzü ve içinde artık olmadığım zamanı hatırlattığı gibi. Yaşamımda artık yer almayan her şey gibi. Bir boşlukta savruluyorum durmadan, çünkü lanetlenmiş biriyim ben.” Kerem’in sesinden duyduğumuz bu dizeler, bir trende dökülür onun ağzından.

Tren’in gittiği yönün tersine oturan Kerem, bu dizeleri dışarıdaki renkli manzaraya değil de anımsayamadığı geçmişine söylüyordur sanki ve bizler de Kerem gibi trenden dışarıya bakarken aslında zamanın akışına şahit oluyoruzdur.

Kerem bir yolcudur, kendisini gezgin diye tanımlamaktadır. Belki de kendisini tanımlayabildiği tek şey budur, sadece gezgin bir saatçi olduğunu bilmektedir çünkü. Hayatının geri kalanında ise her şey belirsiz ve anlamsızdır. Kerem’in film boyunca bizimle sürekli konuşacağı iç sesi, bizlere öykü ve tema  hakkında ipuçları verir.

En başta trende geçen bu monolog ise aslında filmin tüm öyküsünü içinde barındırır. Kerem, söylediği gibi bir boşluktadır. Kim olduğu, nereden geldiği  bilinmezdir. Kendisi hakkında bildiği tek şey, saat tamircisi olduğudur. Kerem bir  arayış içindedir, kendisini bulma arayışı... Bu yüzden kendisini gezgin olarak tanımlamaktadır fakat o bildiğimiz gezginlerden biraz farklıdır. Aslında boşluk diye tanımladığı zamanın gezginidir.

Kerem, sürekli savrulup durduğu boşluğu anlamlandırmaya çalışır. Bütün arayışı benlik arayışıdır. Hayatı bir döngü üzerine kuruludur ve aslında hayatında her şey monoton şekilde ilerlemektedir. Ta ki bir gün, yanına gizemli bir adam gelene kadar... İşte bütün hikaye bu noktada başlar ve Kerem’le birlikte biz de zaman içinde bir yolculuğa çıkarız.

Kerem, uzun sütunların arasında boş bir mekanda karşımıza çıkar. Duvardaki asılı olan saati tamir etmeye çalışır. Mekan belirsiz ve karanlık bir atmosfere sahiptir. Kerem’in yanına, uzun pardesülü ve şapkalı bir adam yaklaşır, sandalyeye oturur,  Kerem’i izler. Kerem’in saati tamir edemediğini görünce kalkıp saatin üzerinde elini gezdirerek, saati ayarlar. Gördükleri karşısında şaşkınlığa uğrayan Kerem ve gizemli adam arasında şu diyalog geçer:

- Kerem: Nasıl yaptın bunu? (Kerem cebinden saatini çıkarır ve adamın zamanı doğru ayarladığını görür.) Zamanı nasıl bildin?

- Gizemli adam: Zaman yoktur.

- Kerem: Zaman yok mudur? (güler) Bir saatten diğerine onca yer dolaştım hiçbirinde duymadım. Yani... zamanın yokluğunu.

Bu diyaloğun ardından adam Kerem’e, tamir edeceği saat kulesinin adresini ve anahtarını bırakarak kapıya yönelir. Kapıdan göz alıcı bir ışık huzmesi etrafa yayıyılır. Gizemli adam ışıkların arasında kaybolur. Adamın nereden ve hangi zamandan geldiği, kim olduğu ve nereye gittiği belli değildir.

Belirsiz, boş mekan, mistik güçlere sahip olan gizemli adam ve kapıdan yayılan ışık huzmesi bu sahnenin bir düş olduğu etkisini yaratır.  Düş ya da gerçek, bu adamın gelişiyle kahramanımız Kerem, yolculuğuna başlar ve kendi kaderine doğru yol alır.  En baştan itibaren belirsizliklerin içine girdiğimiz filmde, belirsiz olan karakterler ve mekana bir de zaman eklenir ve bu noktada Akrebin Yolculuğu filminde Henri Bergson’un zaman kavramını sezdiren bir çözümlemeye ulaşırız.

Zaman, Ömer Kavur filmlerinin değişmez temalarından birisidir. Bunun en büyük sebebi de yönetmenin 1960’ların sonunda eğitim için gittiği Fransa’dan Yeni Dalga Akımı’nın etkisiyle dönmesidir. Kavur, Fransa’da kaldığı bir dönem Alain Robbe Grillet’in yardımcı yönetmenliğini yapmıştır. Bu nedenle içerik olarak da Yeni Dalga yönetmenleri gibi Yeni Roman akımından beslenmiştir.

Ömer Kavur Sinemasında Yeni Roman Etkisi

Yeni Roman, ilk olarak edebiyatta ortaya çıkan daha sonra da sinemacıları etkisi altına alan bir akımdır. “Barthes Yeni Roman’ın edebiyata sinemasal bir soyutlama getirdiğini savunur.”(Kovacks, 2010: 231.)

1950’lerde ortaya çıkan bu kavram, modern sinemanın etki alanını oldukça kapsamıştır ve edebi anlatım ile modern sinemanın kullandığı stil beraber yol almıştır.

Grillet’in dikkat çekmek istediği nokta öykü değil, öyküyü anlatım tarzıdır. Çünkü bir edebi metin olan romanda öykü asla yok edilemez. Bir romanın mutlaka bir öyküsü olur fakat bunu farklı kılacak olan şey, onu anlatım tarzıdır. O zamana kadar yazılagelen romanların klasik anlatıdan bağımsız şekilde yazılabileceğini savunur. Bu noktada Yeni Roman öyküden ziyade biçim üzerinde durur. 

Öykü, klasik anlatının temel unsurudur fakat Yeni Roman öyküyü ikinci plana atmış ve yaratıcıyı ön plana koyarak yaratıcının öyküyü oluşturuken ortaya çıkardığı zihinsel işlemlere dikkat çekmiştir. Öykü anlatımı, öyküyü okuyanların öykünün arkasındaki gerçekleri sorgulamaya ve bu gerçekleri tartışmaya itmeledir. Bu yüzden modern anlatıda yazar okuyucuya ders veren, olayları saptayan bir analizciden ziyade, öyküde bir gözlemci olarak bulunur. "Öykü anlatımının gelenekleri okuyuculara okuduklarının arkasındaki ‘gerçekliği tanımasında yardımcı olur." (Kovacks, 2010, s: 232.)

Grillet, gerçeklikten bahsederken, sanatın gerçek yaşamın bir taklidi olması gerektiğini söylememektedir. Tıpkı erken modernizmde ortaya atılan “katıksız sinema” kavramı gibi Grillet’de sanatın katıksız olması gerektiğini savunur. Öyküden ziyade biçime ve yazarın öykü için harcadığı zihinsel işlevler, modern anlatı için birinci plandadır. Bu işlevlerin içindeki önemli unsurlardan birisi de zamandır.  Romanda geçen öyküler bizlere gerçek zamanı vermez. Yeni Roman için gerçek zaman, okuyucunun romanı okurken harcadığı zamandır. Bu yüzden romanda anlatılan zaman tamamen aldatmaca ve gerçeklik dışıdır.

Yeni Roman’dan beslenen ve Kavur’un da içinde üretim sağladığı modern sinemanın zaman kavramını yok ettiği görülmektedir.  Yeni Roman’ın etkisiyle sinemada da hem biçimsel olarak, hem de içerik olarak kronolojik zaman algısı kırılır. Filmlerde geçmiş ve gelecek birbirbirine girer ve neyin doğru neyin yanlış olduğu ise birbirlerinden ayırt edilemeyecek düzeye gelir.

Özellikle filmlerin kurgusu da bu düzen içinde kurulur. Yeni Roman’da olduğu gibi anlatının sonu başı alınır, ya da zamansal sıçramalar birbirine uymayan sahnelerden sonra gerçekleşir. Yeni Roman’dan gelen ve modern sinemanın benimsediği bu özelliklerin yansıması Ömer Kavur sinemasında da karşımıza çıkar. Yönetmenin en belirgin özelliklerinden ve onu auter yapan unsurlardan birisi de filmlerinde metinlerarasılığı ustalıkla sağlamasıdır.

Kavur’un filmlerinde, edebiyattan ve belli başlı auter yönetmenlerden etkilendiğini görebiliriz. Zaman, Kavur için her zaman bilinmezdir, bu yüzden zaman konusunu filmlerinde çok sık işler.

Akrebin Yolculuğu filmi de tamamen zamanı konu alan bir filmdir. Hem içerik, hem de biçimsel olarak zaman algısı filmde sürekli kırılır. Çünkü Kavur’a göre zaman, kronolojik değildir. Zaman onun için sadece vardır ve geçip giden bir şey değildir. Akrebin Yolcuğu’ndaki tüm bu biçimsel ve içeriksel özellikler Yeni Roman ve Yeni Dalga akımlarına işaret etse de aslında Yeni Roman’daki gerçeklik algısı Bergson’nun zaman kuramından gelmektedir.

Bergson’un zaman kuramı birçok edebiyatçıyı, akımı, felsefeciyi ve sinemacıyı etkilemiştir.  Akrebin Yolculuğu’nda Yeni Dalga ve Yeni Roman etkisi kadar, aslında edebiyatın da etkisi vardır. Bellek ve anımsama üzerine yazılarını yazan Proust gibi, saati eserlerinde metafor olarak kullanan, gerçek zamanı saatten ziyade bilinçle ölçen  Ahmet Hamdi Tanpınar’ın izlerine, Akrebin Yolculuğu’nda rastlamak mümkündür. Adı geçen edebiyatçıların da Bergson’dan etkilendiği bilinmektedir ve tüm bu veriler doğrultusunda Akrebin Yolculuğu filminde işlenen zamanın temasal kökeninin Bergson’un zaman kuramında olduğu sonucuna varırız.

Akrebin Yolculuğu hem biçimsel olarak, hem de içerik olarak bizlere belirli bir zamanı anlatmaz. Zaman da filmdeki her şey gibi belirsizdir. Öykü, kronolojik şekilde ilermez. Ne ard arda gelen sahneler, ne de yaşanan olaylar belirli bir tarihsel akışa sahip değildir. Zaman filmde sürekli bir devinim, bir döngü halindedir.

Bunu, Kerem’in kasabada saatçi atölyesini ararken geçtiği “Tekerrür” sokaktan anlamak mümkündür. Filmde geçen zaman sürekli kendisini tekrar edecektir.  Bu yüzden filmde zaman için, zaman  kavramından ziyade Bergson’un “süre” kavramını kullanmak daha doğrudur.

Akrebin Yolculuğu’nda Bergsonian Zaman

Bergson "zaman"ı süre olarak adlandırmayı tercih eder. Çünkü “süre” onun için aynı zamanda “bilinç” demektir ve bu yüzden “süre” Bergson’dan önce ki zaman algılayışlarından farklı tanımlanır. Bilinç, Bergson için hafızaya denk düşer ve “hafıza” ise anımsamayla özdeşleştirilir.

Hafıza, geçmiş zamanı içinde barındır ve böylece geçmiş zaman, şimdiki zamana eklenir. Bilinç zamandan ziyade “an” ları algılar ve farklı “an”lar aynı algıda birleşir. Bu sebeple “süre”de geçmiş, gelecek ve şimdiki zamanın iç içe geçmişliği söz konusudur. Şimdiki zaman da aynı şekilde gelecek zamana eklenerek kendi devinimi gelecek zaman içinde sağlar. 

“Süre” bu şekilde üçlü zaman algısını yıkmış olur. Böylece Bergson’un neden gerçek zamana “süre” demeyi tercih ettiğini anlamış oluruz. Çünkü zaman kavramı, kronolojiktir ve zaman mekandan ayrılamaz. “Süre” ise tamamen kişinin kendi deneyimlerden oluşur ve bilincin topladığı “an”lardan meydana gelir.

Gizemli adam,  Kerem’e neden “Zaman yoktur.” demiştir?  Çünkü zaman, filmde gerçekten yoktur,  zamanın yerinde “süre” vardır. Zamanın yokluğu, filmin ana mekanlarından birisini oluşturan saat kulesinde metaforlaşarak karşımıza çıkar. Kerem, gizemli adamın yönlendirmesiyle tabiri caizse “zamanını kaybetmiş” bir kasabaya gider. Kasaba da tıpkı Kerem’in yanına gelen adam gibi gizem barındırmaktadır ve bu gizem Kerem’i de içine çeker. Kerem’in karşısına iki çocuk çıkar, kasabanın yollarında.

Çocuklar, Kerem’e gitmesi için iki farklı yol gösterir. Filmde hiçbir şeyin düz bir doğrultuda ilerlemediğine örnektir bu sahne. Kerem, oteli bulur ve yerleşir. Bu noktaya kadar küçük, fantastik ve gizemli detaylar çıkar karşımıza. Bu detaylar, ilerleyen sahnelerde giderek artar ve en sonunda bütün öyküyü kapsar. Tıpkı olaylar ve karakterler gibi, mekanlara da mistk özellikler yüklenir. Saat kulesi, otel, orman ve göl filmde birer mekan olmaktan çıkarlar. Kerem’in kasabaya ayak basmasıyla tüm bu mekanlar neredeyse birer karakter haline gelirler.

Kerem, otele yerleştikten sonra hemen saat kulesine gider. Esra’yı ilk orada görür. Esra kırık bir camın ardından Kerem’e bakmaktadır. Burada sahneye düz, kendisini tekrar eden bir melodinin üzerine binen gizemli tınılardan oluşan müzik eşlik eder. Müzik, film boyunca ara ara öyküye hizmet eder. Müziğin kullanım amacı filmde tamamen gerilimi arttırmak ve mistisizmi daha da güçlendirmektir. Kerem’le Esra’nın karşılaştığı sahne de bu sahnelerden birisidir. Çünkü karşılaştıkları yer, zamanın olmadığı saat kulesidir. Bu sahnede hem Kerem, hem de seyirci olarak “Esra gerçek midir, yoksa hayal mi?” çelişkisini yaşarız. Bellek ve anımsama, daha doğrusu bilinç filmdeki en temel unsurdur. Çünkü zaman, filmde bilinç üzerinden akışını sağlar; Kerem’in sürekli ölüm deneyimini tatmasıyla...

Saat kulesi, tüm kasabayı yukarıdan gören, neredeyse tanrısal diyebileceğimiz bir bakışa sahiptir. Daha önce de belirttiğimiz gibi kule, filmde sadece bir mekan olmaktan çıkmış ve karakter haline gelmiştir. Saat kulesi filmde işlevini yitirmiştir. Saati bozulmuştur ve saatin durmasıyla, kasaba da zamanını kaybetmiştir. Saatin önemsiz, zaman kavramının anlamsız olduğunun kanıtı filmde sürekli altı çizilerek gösterilen, saati bozuk olan saat kulesidir.

Saat bozuk olsa da, kasabada zaman akmaya devam eder. Fakat filmde akan  zaman, kronolojik bir zaman değildir. Bunu ilerleyen sahnelerde daha net görmekteyiz. Kerem, kaderinin peşinden sürüklenirken kasabada zaman, ardışıklıktan ziyade iç içe geçerek ilerler. Yani Bergson’un süre diye tabir ettiği gerçek zaman şekliyle.

Saat filmde işlevini yitirmiştir. Çünkü saat, sadece mekandaki zamanı, yani kronolojik olan zamanı ölçebilen bir alettir. Bergson, en çok zamanın kronolojik ilerlediği düşüncesine karşı çıkar.  Bu düşünce ise  Kant’tan gelmektedir. Bergson’a göre Kant ve bizler büyük bir yanılgı içindeyizdir. Çünkü insanlar, nesneleri mekan içinde düşünmeye alışıktır ve bu yüzden aslında her şeyi mekan içinde düşünerek tasarlarlar. Saat de bu tasarımın ürünüdür ve bu yüzden Bergson, saatin gerçek zamanı ölçemediğini iddia eder.

Bergson insanların yanılgısını göstermek adına, zaman konusunda bir ayrıma gider. Zamanı “homojen” ve “heterojen” olarak ikiye ayırır. “Homojen” zaman dış dünyayı temsil eder. “Heterojen” zaman ise Bergson’un süre diye tabir ettiği, içsel ve insanın bilincini yansıtan zamandır.

Bergson için heterojen zaman, gerçek olandır.  Homojen zaman ise heterojen zamanın sembolüdür. Saat ise Bergson için bilimin icat ettiği ve mekandaki zamanı ölçen bir alettir, Bergson’a göre saat, zamanı ölçemez. Çünkü Bergson için gerçek zaman, yani süre, geçmişin sürekli şimdiki zamana katılmasıdır. Süre kişiye özeldir, yaşanmışlıklar ve deneyimlemekten oluşur. Sürede geçmiş ve şimdiki zamanın sürekli olarak bir devinimi söz konusudur. Bu sebeple süre yaşanmışlıkların sonucunda oluşmaktadır, sürekli bir akışkanlık halindedir, ölçülemezdir ve tek gerçek olandır.

Akrebin Yolculuğu’nda insanlar, zamanlarını değil gerçekliklerini kaybetmişlerdir. Sürekli devinen zamanın içinde karakterler, sürekli olarak gerçek olanın ne olduğunu anlamaya çalışırlar. Bu sorunun cevabını ise tamamen olmayan zamanın içinde ararlar. Kerem, otelciyle konuştuktan sonra odasına çıkar ve güncesine şu notu düşer. “Geldiğim bu tuhaf  kasabada bir saat onarmam istendi. Orada bir kadın gördüm, kim olduğunu bilmiyorum ama yüzündeki ifade... Bunu anlatacak sözcük bulamıyorum.” Esra’nın yüzündeki ifade Kerem’i tanıyor olduğuna dair bir ifadedir. Kerem bunu açıklayamaz çünkü  Esra’yı anımsayamaz. Bu sahnede de bilinç, zamanın önüne geçmektedir. Çünkü Kerem bu sahnede de aslında daha önce yaşadığı bir "an"ı anımsayamaz. Kerem Esra’yı gördükten sonra kader döngüsünün içine tamamen girer.

Kerem, otelde kalacağı ilk gece, güncesine not düştükten sonra duyduğu kapı açılıp kapanma sesleri üzerine odasından çıkar ve 11 numaralı odaya gider. Odada kırmızı atkılı bir adam oturmakta ve saat kulesini izlemektedir. Kırmızı atkı, filmde Kerem’in farklı zaman boyutundaki temsilidir. Kerem’in bazen geçmişini, bazen geleceğini ve bazen de şimdiki zamanını temsil eder. İlk başta Kerem’in 11 numaralı odada gördüğü hali Kerem’in geçmişidir.

Kerem ve seyirci olarak bizler, Kerem ile atkılı adamın aynı kişi olduğunu anlamayız. Ta ki ilerleyen sahnelerde atkıyı Kerem’in boynunda görene kadar. Kırmızı atkıyı ilerleyen sahnelerde Kerem’in boynunda gördüğümüzde o adamın aslında Kerem olduğunu fark ederiz. 

Kerem’in kendisini başka odada gördüğü sahne, biçimsel olarak, daha önce bahsettiğimiz Yeni Dalga sinemasının özelliklerine benzemektedir. Çünkü filmde zamansal kırılma ilk bu sahnede gerçekleşir ve  farklı zamanlar kesme yapılmadan aynı sahnede gösterilir. Geçmiş ve gelecek tek düzeye çıkarılır. 

Bergson’un gerçek zaman dediği süre’nin filmde işlediğini bu sahne daha net ortaya koyar çünkü geçmiş zaman varlığını koruyarak, şimdiki zamanda akmaya devam eder. Kerem otel odasında kendi geçmişiyle karşılaşır. Zamansal kırılma sadece bu sahneyle sınırlı kalmaz. Ertesi gün, yolda gördüğü Esra’nın peşine takılan Kerem, Esra’yı takip ederek ormana girer. Bu sahne filmin ikinci zaman kırılmasının yaşandığı sahnedir. Tıpkı diğerinde olduğu gibi bu sahnede de geçmiş ve gelecek kesme yapılmadan aynı sahnede verilmiş ve zaman biçimsel olarak da içerik olarak da tek düzeye çıkarılmıştır.

Orman filmde zamandan tamamiyle sıyrılmış tek mekandır. Çünkü ormana adım attığımız andan itibaren geçmiş ve gelecek iç içe geçer ve karakterlerin farklı anlarda yaşadıkları olaylarlar aynı ana sığdırılır. Kavur’un sinemasında metinlerarasılığı sağladığını daha önce belirtmiştik. Edebiyat ve modern sinemanın yanında özellikle de orman sahnelerinde ve ormanı ele alış biçiminde, yönetmenin mitolojiden etkilendiğini gözlemleriz. Orman mitilojide, başlangıç, yeniden doğuş ve büyülü olarak bilinir. Akrebin Yolcuğu’nda kullanılan ormana, tüm bu özellikleri sağlaması bakımından mitolojik bir zemin yüklenmiştir.

Ana karakterimiz Kerem, ormana girerek aslında büyülü dünyaya da ilk adımını atmış olur. Kerem ormanda Esra’yı izleyen tek kişi olmadığını fark eder. Otelde gördüğü kırmızı atkılı adam da Esra’nın peşindedir. Bu sahnede de kronolojik zaman algısı yıkılır. Geçmiş, şimdi ve gelecek zamanlar aynı anda varlığını sürdür. Kerem, ormandan uzaklaşırken iki el silah sesi duyar.

Geri döner ve gölde yüz üstü yatan atkılı adamın ölüsünü görür. Yarıya kadar göle giren Kerem, ilerleyen sahnelerde gölde güncesini düşürdüğünü fark edecektir. Günce, Kerem’in geçmişinin metaforlaşmış şekildir. Kerem, güncesini kaybederek aslında geçmişini kaybetmiştir. Onu var eden tüm zaman günceyle beraber kaybolur. Tıpkı saatin bozulmasıyla zamanını kaybeden kasaba gibi, Kerem de geçmişiyle beraber, kendi gerçekliğini kaybeder. Bu sahneden sonra zaman, kısmi çizgisellikten çıkar ve tamamen döngüselliğe geçer.

Kerem gölde yaşananları polise anlatır. Otelde gördüğü adamdan bahseder fakat otelde ondan başkası kalmamaktadır. Polis gölü ne kadar arasa da cesedi bulamaz, sanki ceset göl tarafından yutulup, yok edilmiştir.

O esnada gölde karşılaştığı bir diğer kişi ise Esra’nın kocası ve kasabadaki çoğu mülkün sahibi olan -buna saat kulesi de dahil- Agah bey'dir. Bu karşılaşma aslında Agah ve Kerem’in ilk karşılaşması değildir.  Kerem kasabaya ilk geldiğinde saat kulesinin Agah beye ait olduğunu öğrenir. Agah filmde bir otorite figürü olarak  karşımıza çıkar. Agah güç ve iktidar sahibidir aynı zamanda da Esra’yla evlidir. Kerem, Agah’la gölde karşılaştığında Agah’ın elinde silah vardır ve polisleri izlemektedir.

Agah Kerem’e “Kimsin sen?” sorusunu sorar. Bu sorunun cevabını Kerem de bilmemektedir. Üstelik Kerem, kendisini tanımlayan tek şey olan güncesini de kaybetmiştir. Hemen o akşam Kerem’i Agah’ın evinde görürüz. O gece Kerem, Esra’nın Agah’la evli olduğu gerçeğiyle yüzleşir. Esra, Kerem’den saat kulesine çan takmasını ister. Esra’nın çanın çalmasını arzulaması, aslında kaybedilen zamanı telafi etme gayesinden kaynaklanır. 

Kerem otele geri döndüğünde polislerden  gölde bir cesedin olmadığını öğrenir. Kerem gördüklerini kimseye ispatlayamasa da  atkılı adama dair otelde bir iz bulur, o iz; 11 numaralı odada bulduğu fincandır ve ilerleyen sahnelerde fincanın geçmişe değil de geleceğe ait bir nesne olduğunu öğreniriz. Bu sahnede de çizgisel zaman yıkılmış ve döngüsel zamana geçilmiştir. Çünkü bu sahnede gelecek zaman şimdiki zamanla iç içe geçer. Filmde üçlü zaman algısının kırıldığı ve zamanın yok edildiği, diyaloglarla da sık sık desteklenir ve zaman seyirciye sürekli hatırlatılır.

Kerem ile Esra’nın saat kulesinde ikinci defa denk gelmeleri zaman konusunu tekrardan ön plana çıkarır. Çünkü iki sevgilinin arasında şu konuşma geçer:

-Kerem: Ne zamandır burdasınız?

-Esra: Bilmem.

...

-Esra: Dün gece bir ölüden söz ettiniz.

-Kerem: Evet

-Esra: Ne zaman?

Konuşmanın ardından Esra neredeyse yalvarırcasına Kerem’den saati eski haline getirmesini ister. Esra’nın temel arzusu zamanı tekrardan yakalamak ve saati tekrardan çalıştırarak Kerem’i içine hapsolduğu kısır döngüden çıkarmaktır. Esra zamansal döngüyü saat kulesine bağlasa da aslında başlı başına kasabanın kendisi bu döngüyü yaratır. Otel sahibi papağanla konuşurken papağana geçmişte aynı gün içinde güneşin iki kere tutulduğundan bahseder. Zamanın temsili olarak önümüze çıkan saat kulesi bu hikayeden sonra bir kez daha önemsiz hale gelir. Ne saat kulesi, ne orman, ne de otel üçü de mistik özelliklere sahip olsa da aslında, gizemin çıkış kaynağı kasabadır ve kasaba bütün döngüyü kusursuz şekilde sağlayan tek mekandır. Esra ile Kerem’in pazarda karşılaşmalarının ardından yolda yürüdükleri sahnede, yol üzerinde asılı olan göz dikkatimizi çeker. Bu göz kasabanın gözüdür.

Kasaba büyülü dünyanın kendisidir. Saat kulesi ve ormandaki gizem aslında kasabanın büyüsünün belirli mekanlara yansımasıdır. Filmde zaman konusu hiç ara verilmeden işlenir fakat zamanın yanında arka planda dikkat çeken birçok katman vardır. Bunun sebebinin yönetmenin metinler arasılığı  filmde bolca kullanmasından kaynaklıdır. Kasabanın üzerindeki göz, aslında bizim kendisine hiç de yabancı olmadığımız bir gözdür. Çünkü bu göz daha önce başka bir filmde karşımıza çıkar. O film ise;

Bergman’ın Yaban Çilekleri (Smultronstället/Wildstrawberries, 1957) filmidir.

İki film arasındaki temasal ve biçimsel benzerlik gözardı edilemeyecek düzeydedir. Akrebin Yolculuğu’nda zaman konusunun çok katmalı bir çözümleye sahip olduğu söylenebilir. Yönetmenin sadece Yeni Dalga etkisinde kalmayıp özellikle karakter yaratımı ve filmlerinde mistisizme yer vermesi bakımından belli başlı modernist sitillerden etkilendiği de aşikardır.

Kavur’un özellikle Antonioni’den etkilendiği bilinir. Karakterleri, (Esra, Kerem, otel sahibi ) Antonioni’nin karakterleri gibi, yalnız, mutsuz, benliğini kaybetmiş, arayış içinde olan ve yabancılaşmış kişilerdir. Karakterlerin yanında filmde kullanılan, orman, göl ve kasabanın belirli alanları, tabiri caizse boş manzaraların kullanımı özellikle, modernist sitil yönetmenlerinin sinemalarında  karşımıza çıkan bir yöntem ve tarzdır. Boş mazaraları filmlerinde çokça kullanan ve bunu bir üslup haline getiren yönetmenlerden birisi Antonioni’dir fakat  Akrebin Yolculuğu filminde gördüğümüz boş manzara kullanımı Antonioni sitilinden ziyade Bergman sitiline daha yakındır. 

1950’lerden sonra Bergman’ın filmlerinde özellikle mekan kullanımı konusunda bir dönüşüm gözlemlenir. “Bergman’ın bu filmlerde temsil ettiği doğa verimli ve doğurgandır ve ilginç yaratıklarla, gizlerle ve mistisizm ile doludur. Bütün bu filmler aslında doğal dünyanın karakterlerin ne yapacaklarına, ne düşüneceklerine ve yaşamlarında nereye gideceklerine dair fikir veren işaretlerle dolu olduğu peri masalı benzeri öyküler anlatırlar.” (Kovacks, 2010: 186)

Bergman’ın “çıplak manzara” kullanımı adına yapılan bu tanım aslında Akrebin Yolcuğu’ndaki manzaralar için de kullanılabilir. Tamamen mistisizmle yüklü mekanlar, Kerem ile Esra’nın kavuşamama öyküsünü bir aşk masalını anlatır gibi anlatır. Onlarının aşkının masalsı olduğunu bir sahnede duyarız, delinin ağzından. Şöyle söyler deli ya da aşık; “... ve sevda biçimsiz bir ırmak gibi duruyordu aralarında. İnce uzun bir masal kılıcı gibi...” Bütün masallarda köyün delisinin aslında köyün en akıllısı olduğu bilinir. Filmde karşımıza çıkan bu ermiş karakter “biçimsiz bir ırmak” derken aslında zamanı kast eder bize. Irmak sürekli akan bir şeydir, zaman gibi... Irmağı, tıpkı Bergson’un “süre”yi tanımladığı  gibi tanımlar bize köyün delisi. Sürekli akan ve düz bir çizgide olmayan, iç içe geçen zaman, biçimsiz bir ırmak olarak çıkar karşımıza. Akrebin Yolculuğun’a hem dilsel düzeyde hem de gösterge düzeyinde masalsı özellikler yüklenir. Filmde gördüğümüz tüm mekanlara mistik özellikler yüklenir. En başta kasaba olmak üzere, saat kulesi, orman ve otel, tüm bu mekanlarda, karakterimiz tuhaf olaylara karşılaşır.

Filmin ilerleyen sahnelerinde Kerem, göle gittiğinde orada kör sanatçıların oyun oynadığını görür. Onların aralarına katılarak zil oyununa dahil olur ve gözleri bağlanan Kerem zili bulmak için göle girer. Kerem gölden zil yerine kaybettiği güncesini bularak çıkar ve körlerin içinden kadın olan karakter göl hakkında şöyle söyler: “Sanki bir sır saklıyor burası, hem geçmişe, hem geleceğe ait.”

Bu cümlede de dilsel düzeyde mekana yüklenen mistik anlam gösterilir. Mekanların bu şekilde mistik anlamlara sahip olması ise yönetmenin Bergman’ın çıplak manzara kullanım amacıyla benzerlik gösterir. Özellikle de Yaban Çilekleri ve Akrebin Yolculuğu filmlerinde bire bir örtüşen ‘an’lar vardır. Yukarıda paylaşılan fotoğraflar, Yaban Çilekleri filminde ana karakterin gördüğü düşten kesitlerdir. Karakter düşünde fötr şapkalı ve uzun pardesülü gizemli bir adam görür. Adamın altında durduğu saatin üzerinde akrep ile yelkovan yoktur ve saatin altında bir çift göz vardır. Bu fotoğraf kareleri bize Akrebin Yolculuğu’ndaki görselleri hatırlatır:  Fört şapkalı gizemli adam, zamanın akmadığı saatler ve kasabanın ortasındaki kocaman göz... Tüm bu benzerlikler  Akrebin Yolculuğu’ndaki Bergman etkisini ortaya koyar. İki film arasında zaman, bilinç ve ölüm temaları bakımından da ortak özellikler vardır. Esra ile Kerem’in masalsı aşkı mekanlar ve diyaloglarla desteklenirken aynı zamanda mitolojik altyapıyla da desteklenir. Özellikle orman sahneleri filmin mitolojik alt metnini oluşturur. Ormanın yanında, iki karakter arasındaki aşk da aslında insanlığın var oluşuna kadar giden o bilindik hikayeye işaret eder.

Esra saat kulesinde çalışan Kerem’e bir sepet dolusu elma getirir ve Kerem’in yediği elmayı ardından Esra ısırır. O sırada Agah gelir ve Esra kuleden ayrılır. Bu sahne bizlere yaratılış hikayesi ve dolayısıyla yasak aşkı hatırlatır. Esra ile Kerem’in bir türlü kavuşamamaları, Kerem’in sürekli bir arayış içinde olması ve en başta kendisinden “Lanetlenmiş biriyim ben.” diye bahsetmesi bizlere Adem ile Havva’yı anımsatır.

Çanın kuleye takılması ve saatin tamir edilmesinin ardından Esra ile Kerem’in birden fazla olan kavuşamama hikayelerine şahit olmaya başlarız. Başka bir zamandaki ilişkilerinden Deniz adında bir kızları olduğunu öğreniriz.  Kasabanın zamanını geri kazanmasıyla Kerem’de kaybettiği bilincine kavuşmaya başlar. Anılar düşlerine karışır. Kerem, Esra’yla ormadayken bir düş görür fakat uyandığında düşünü hatırlayamaz. Kerem oteldeyken gördüğü düş aslında onun çocukluğuna aittir. Esra’nın ona hikayesini anlattığı evde kırmızı atkısıyla dolaşır ve Esra elindeki aynayla Kerem’e ışık tutar. Kerem bu ‘an’ı düş olarak görür fakat o sadece geçmişi anımsamıştır. Bergson için hatırlama; “Geçmişin ihtiyaç oldukça şimdi ile kurduğu bağıntıdır” (Bergson, 1986: XVII, XVIII) Saatin çalışmasıyla aslında geçmiş de bir şekilde gün yüzüne çıkmaya çalışır. Kerem’in bilincinde geçmiş ve şimdi sürekli bir akış haline girer. Esra Kerem’in düşünde Kerem’e aynadan ışık yansıtır. Yansımaları filmde ara ara görürüz. Esra’nın göl üzerindeki yansımaları, Kerem’le yatakta yatarken yüzüne tuttuğu aynadaki yansımalar gibi. Bu tür yansımalar karakterlerin bilinçaltlarına işaret eder. Bir noktada film bu anlamda psikanalizle de kesişir, çünkü yansımalar karakterleri çocukluklarına ve aralarındaki bağa götürür. Ölüm ve yaşam bağına...

Akrebin Yolculuğu, hem ele aldığı konu bağlamında, hem de biçimsel özellikler bağlamında zaman konusuyla iç içedir. Filmde Yeni Roman akımının bahsettiği gibi öykü anlatım tarzı klasik anlatı tarzından koparılmış ve birçok noktada zamansal kırılmalar sağlanmıştır. Filmde geçen zaman, kronolojik bir sıraya bağlı kalmadan üçlü zaman kavramlarının iç içe geçerek ilerlemektedir. Zamanla birlikte ardışık şekilde ilerlemeyen sahneler, geçmiş ve geleceğin iç içe geçmesi, filmde bahsi geçen zamanın döngüselliğine işaret eder. Bunların sonucunda Akrebin Yolculuğu’nda, yönetmenin biçimsel olarak Yeni Dalga ve Yeni Roman akımlarından dolayısıyla da bu akımların zaman konusunda etkilendiği Bergson’un zaman kuramından beslendiği gözlemlenir. Akrebin Yolculuğu’nda zaman konusunun bu şekilde temellenmesi filmde metinlerarasılığın sağlanmasından kaynaklanır. Film bazı sahneleri ve ele aldığı, zaman, ölüm kavramlarıyla Bergman’ın Yaban Çilekleri filmiyle benzer özellikler gösterir. Bunun yanında yine karakter yapıları ve çıplak manzaralarıyla Akrebin Yolculuğu’nda Antonioni izlerine rastlanır. Filmde ele alınan zaman kavramının felsefi bir kavram olması, bunun yanında bazı edebi eserlerin; Ahmet Hamdi ve Proust’un kitapları gibi... etkisinin filmde öne çıkması, öykünün, mekanların mitolojik bir zemine dayanması ve aynalardan yansıyan görüntülerle bilinçaltına gönderme yaparak psikanalize değinmesi filmi, metinlerarası bir film yapmış ve birçok koldan filmi incelememizi sağlamıştır. Zaman konusu her zaman bir bilinmezlik doğurmuştur. Kavur için de zaman bilinmezdir. Kendisinin emin olduğu tek şey zamanın varlığıdır fakat onun  için zaman kronolojik bir şey değildir. Zamanı anlamaya çalışan ve belki de onu yaptığı filmlerle tanımlaya çalışan yönetmen, zamanı konu alan birçok film yapmıştır. Akrebin Yolculuğu da bu filmlerin başında gelir. Kavur için bazı anlar, insanın aslında hayatının tamamını kapsayan bir şeydir, bu sebeple ‘an’lar akıp giden zamandan daha önemlidir. Bu yüzden Kerem’i belirli bir "an"ın içine sıkıştırmıştır. Tıpkı Ahmet Hamdi’nin söylediği gibi Kerem; zamanın ne içinde, ne de dışında... Yekpare geniş bir anın, parçalanmaz akışındadır.

KAYNAKÇA

Bergson, H. (1947). Yaratıcı Tekamül . İstanbul : MEB Yayınları .

Bergson, H. (1990). Şuurun Doğrudan Doğruya Verileri . İstanbul : MEB Yayınları .

Bergson, H. (1992). The Creative Mind: An Introduction to Metaphsics. New York : Carol Pub. Inc. .

Çiftçi, V. (2017). Bergson'da Zaman, Kendilik ve Özgürlük. Beytulhikme Philosophy Circle , 105-122.

Gökmen, E. (2018). AUTEUR KURAMI VE BİR AUTEUR YÖNETMEN OLARAK ÖMER KAVUR AUTEUR. Uluslararası Sosyal Araştırma Dergisi, Cilt 11- Sayı 58.

Kovacs, A. B. (2010). Modernizmi Seyretmek. Ankara: deki.

Sofuoğlu, H. (2004). Berson ve Sinema. Selçuk İletişim,3,3, 66-76.


BENZER YAZILAR

Tenet: Zaman Büken Bir Kuantum Soğuk Savaşı

Adı ve geçmişi olmayan bir ajanın, objeleri zamanın lineer akışının tersi yönde hareket ettirebilmeyi keşfetmesi üzerine bir hikaye olan Tenet filminin incelemesi.

Judas and the Black Messiah

Biyografik bir film olan Judas and the Black Messiah Amerika’daki Black Panther Partisi’nin Chicago başkanı Fred Hampton’ı ve onun hakkında FBI'a bilgi taşıyan Bill O'Neal'ı anlatıyor.


Paylaş