Carol J. Adams'ın, ataerkinin hayvanlar ve kadınlar üzerindeki sistematik baskısını irdelediği felsefe kitabını inceledik.

Amerikalı feminist yazar ve hayvan hakları savunucu Carol J. Adams'ın başarılı kitabı, Etin Cinsel Politikası; toplumsal sistemlerin kadınlar ve hayvanlar üzerinde kurduğu baskı ve buna göre şekillenen kültürlerin incelenmesidir. Bu yazıda kitapta geçen temel kavram ve fikirler açıklanmıştır.

Etin Cinsel Politikası Nedir?

Kısa bir tabir ile etin cinsel politikası; kadınları ve hayvanları metalaştırıp, cinsellikleri üzerinden onları sömüren, yazarın kendi deyimi ile; "kadınları hayvanlaştıran, hayvanları cinselleştirip kadınsılaştıran" bir tavır ve davranışlar bütünüdür. Etin Cinsel Politikası aynı zamanda erkeklerin et yemeye ihtiyaç duydukları ve bunun maskülenite ile ilişkilendirilmiş bir erkek aktivitesi olduğu sanısıdır.

Adams'ın Etin Cinsel Politikası kitabındaki düşünceleri, Jacques Derrida'nın "Etçil ermerkezcilik" kavramı ile de paralellik gösterir. Derrida'ya göre toplum tarafından kabul görülmeyi bekleyen bir birey; et yiyen, erkek ve otoriter bir kişilik sahibi olmalıdır.

Kayıp Gönderge

Kayıp gönderge; Etin Cinsel Politikası kitabının sunduğu terimlerden biridir. Kayıp gönderge et tüketiminin yol açtığı şiddeti saklar. Hayvanların varlığı ete indirgendikçe, hayvanın temsil ettiği gerçekliğin yerini, aslında hayvan ile alakası olmayan yeni maddeler alır. Yani ölü bir beden canlı bir hayvanın yerine geçer ve sistem bu ölü bedenin canlı hayvanı andırmaması için onun gerçekliğini tamamen değiştirir. Bu değişimlerin bütününe kayıp gönderge denir. 

Adams'a göre hayvanların kayıp göndergeye dönüşmesinin üç yolu vardır. Birincisi dildir; hayvanlar et kavramına indirgenerek öncelikle dil tarafından yok sayılır. İkincisi tanımsaldır, bu da hayvan bedenlerini yerken onlar hakkında nasıl konuştuğumuz ile alakalıdır. Yazar burada kuzu örneğini verir, kuzuyu yerken onu yavru bir hayvan değil de kuzu eti olarak tanımlarız. Yazarın sunduğu üçüncü yol mecazidir. Bu sefer hayvanlar insan deneyimlerini tasvir etmek için kullanılan metaforlara dönüşürler. Bu şekilde kayıp göndergenin anlamı değiştirilerek daha imgesel bir biçime bürünür. Yazar bunun için "kendimi bir et parçası gibi hissettim." cümlesini örnek verir. Bu örnekte etin anlamı, etin kendisinden ziyade eril şiddet tarafından mağdur edilen kadının hislerine odaklanır.

Mecazi olarak, özgün anlamını yitirip farklı bir anlam bütünlüğüne kavuşan her kalıp kayıp gönderge olabilir. Ataerkil kültür bu kayıp gönderge kavramı ile sistematikleşir. Örneğin; etten bahsederken ceset demeyiz, oysa o da ölü bir bedendir. Benzer olarak toplumsal dilde yer edinmiş bazı söz öbekleri de kadınları kayıp gönderge konumuna düşürür. Örneğin tecavüz kelimesi asıl anlamından farklı olarak, genel tahribatları tasvir etmek amacıyla da sık sık kullanılır.

Nesneleştirmek

Nesneleştirme güçlü olanın zayıflar üzerinde kurduğu istismar sistemidir. Örneğin kadının hayır deme özgürlüğünü yok sayan tecavüz veya hayvanları nefes alan duyarlı canlılardan market raflarındaki ürünlere dönüştüren kesme işlemi. Nesneleştirme şiddet dolaylı bir hakimiyet ve tüketim silahı haline gelmiştir.

Kesimden sonra, öldürülen hayvanın beden parçalarına gerçekten bağımsız isimler verilir; hayvanlar biftek, hamburger veya sosise dönüşür. Rahatsız edici gerçeklerden mümkün olduğunca uzak durur ve bunu sadece isimlerini değiştirerek yapmayız. Pişirme şekillerimizden kullandığımız soslara birçok yöntem, hayvanların temsil ettiği gerçekliği çarpıtmaya yöneliktir.

(Lady Gaga'nın 2010 MTV Video Müzik Ödülleri'nde giydiği, hayvan etinden yapılmış bu elbise, iyi bir nesneleştirme örneğidir.)

Et ve Hiyerarşi

Et tarih boyunca bir statü ve güç sembolü olagelmiştir. Aristokrat sınıflar et ağırlıklı bir diyet ile beslenirken işçi sınıfları daha çok karbonhidrat ağırlıklı bir beslenme alışkanlığına zorlanmıştır. Bu ayrım aynı zamanda ataerkil bir ayrımı da beraberinde getirir. Toplumda ikinci sınıf sayılan kadınların, ataerkil kültürün ikinci plana attığı sebze ve tahıl gibi yiyecekler ile beslenmesi daha olasıdır. Buradan da etin erkeksi bir yiyecek olduğu ve et yemenin erkek faaliyeti olduğu mitleri ortaya çıkar.

Bu konuda yazar ev kadınlarından sürekli olarak "Ben vejetaryen olurum olmasına ama kocamın et yemesi gerekiyor." cümlesini duyduğunu söyler. Yazar bu kadınların, sofrada ne olacağına erkeğin fikirleri üzerinden karar vermesinin etin cinsel politikasını kalıcılaştırdığını söyler. 

Vejetaryenlik ve Maskülenite

Adams'a göre vejetaryen erkekler, erkek rolünün büyük bir kısmına meydan okur. Çünkü erkek yiyeceklerini bırakıp kadın yiyeceklerini tüketiyorlardır ve bu yüzden kadınsı olarak nitelendirilip hor görülürler. Hayvansal ürün tüketimi erkeklik ile o kadar iç içe girmiştir ki günümüzde vegan hayat tarzı benimseyen insanların, ya da vejetaryenlerin büyük bir çoğunluğunu kadınlar oluşturur. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri'nde vegan popülasyonunun sadece %21'ini erkekler oluşturur. Birçok dünya ülkesinde insanlar bitkisel temelli bir beslenmeyi fazla feminen bulurlar. Örneğin Amerika'da DeAnna Lorraine ve K.W Miller gibi siyasi kişilikler, ülkede yükselen bitkisel süt tüketimini, bitkisel sütlerin ulusun maskülenitesine zarar verdiğini söyleyerek protesto etmiştir. Cumhuriyetçi partinin temsilciler meclisi üyesi K.W Miller, soya sütünün erkeklerde göğüslerin büyümesine yol açtığını iddia etmiş ve erkek kalmak isteyenlerin soya sütünden uzak durması gerektiğini söylemiştir. Her ne kadar bu iddiaların asılsız olduğu bilimsel araştırmalar ile kanıtlanmış olsa da hayvansal ürün tüketiminin maskülenite ile olan ilişkisinden dolayı insanların büyük bir bölümü bunlara inanmaya yatkındır.

Et tüketiminin sağlıkla ilişkisi

Hayvansal ürün tüketimi ve erkeklik arasındaki bu bağlantı uzun vadede önemli sağlık sorunlarına yol açıyor. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri'nde 25-65 yaşındaki erkeklerin kalp-damar hastalığına yakalanma olasılığı yaşıtları olan kadınlardan dört kat daha yüksek. Hayvansal ürünlerin kalp-damar hastalıklarına sebep olan birincil faktör olduğunu hesaba katarsak, et ile erkeklik arasındaki bu bağlantının ne kadar büyük bir soruna yol açtığını açıkça görebiliriz.

Medyada ve Kültürde Örnekleri

Adams bu ayrımın kültürdeki yansımalarına örnek olarak yemek kitaplarını verir. Yemek kitaplarının mangal bölümlerinın ağırlıklı olarak erkeğe hitap eden bir dille yazıldığını ve et ürünlerine yer verdiğini söyler. Benzer olarak anneler günü için önerilen yemekler et içermezken babalar günü için önerilen yemeklerde et olmazsa olmazdır. Bunun örneklerini de kültürümüzde sıklıkla görmek mümkün; örneğin mangal yapma işi her zaman bir erkeğin görevidir, ya da bir televizyon örneği olarak "Çocuklar Duymasın" dizisini örnek gösterebiliriz. Maskülen değerleri ile sürekli övünen Haluk karakteri için et yeri değiştirilemez ve önemli bir yemektir. Bitkisel yiyeceklere sürekli burun kıvırır. Sebze ağırlıklı beslenen Meltem ile bu sebeple sürekli anlaşmazlıklar yaşar.

Bir diğer örneği ise son zamanlarda popülerleşen etin pornografikleştirilmesidir. Etin sunumu ve pişirilmesi, okşama ve vurma gibi hareketler ile cinselleştirilerek bir reklam malzemesi haline getirilmiştir.

Bitki: Feminen Edilgenliğin Simgesi

Yazarın tespit ettiği bir diğer önemli unsur ise bitkilerin dil üzerinden edilgenleşmesidir. Örneğin, ingilizcedeki "meat of the matter", "meat of the question" gibi kavramlar et kavramını merkeze koyup yüceltirken, bitkiler genelde istenmeyen özellikleri temsil eder. Örnek olarak ot gibi yaşamak deyimi ile bitkisel hayat kavramı verilebilir. Etin yüceltildiği yerde bitkiyle bağlantılı kavramlar daha pasifize edilmiş, edilgen ve mevcudiyet durumları simgeler.

Veganlık ve Feminizm

Carol J. Adams'ın kitapta sürekli bahsettiği vejetaryenlik, hayvansal süt ve yumurtadan uzak duran, vegan beslenme biçimine uygun, tamamen bitkisel temelli bir beslenme biçimi olarak savunuluyor. Etin Cinsel Politikası kitabı feminizme türden bağımsız bir bakış açısı sunarak, bu konuda dişi hayvanların doğurganlık özelliklerinin sömürülmesine karşı çıkar. Buna bir çözüm önerisi olarak süt ve yumurtanın dişilleştirilmiş protein kaynakları olarak adlandırılmaları gerektiğini savunur. Çünkü sömürü sisteminde istismar edilen hayvanların çoğunluğu dişi hayvanlardır. 

Carol J. Adams Ataerkil sistemden kaynaklı olan bu ortak sömürü düzenine karşı çıkarak, sistemin kendi içindeki ahlaki çıkmazlarını tartışır. Kadınların özlerinde erkeklerden daha şefkatli olduklarını değil, şefkatli olmanın her canlının özünde olduğunu savunur.  Hayvansal temelli beslenmenin erkek egemen sistemin asıl hüküm silahlarından biri olduğunu ve bitkisel temelli beslenen bir dünyada ataerkil sistemin açtığı sorunların büyük ölçüde tarihe karışacağını iddia eder.

Kaynakça:

Adams, J. Carol, Sexual Politics of Meat: A feminist-vegetarian critical theory, 1990

https://en.wikipedia.org/wiki/The_Sexual_Politics_of_Meat

https://sentientmedia.org/marketing-masculinity-the-meat-of-the-matter/

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4524299/


BENZER YAZILAR

Anne Frank

Hollanda’nın işgali sırasında Nazilerden saklanan Anne Frank’ın hayatı, iki yıl boyunca saklandığı evi ve günlükleri.

Cumhuriyet Dönemi'nin İlk Dergileri: 3-Kadro Dergisi

Cumhuriyet’in ilk yıllarında inkılapları destekleyen ve halka anlatmaya çalışan Kadro dergisi, amacı ve yayın hayatı.


Paylaş