“Edebiyatın İyileştirici Gücü” kitabını inceleyerek okumanın ve yazmanın insan ruhuna nasıl iyi geldiğini tarihteki ilginç örnekleriyle ele aldık.

Pek çoğumuzun güzel vakit geçirmek veya yeni bir şeyler öğrenmek için roman, hikâye, şiir okuduğunu biliyoruz. Okuma eylemini aslında çok da sorgulamadan, günlük hayatımızın bir parçası gibi gerçekleştiriyoruz. Oysa edebiyatın yüzyıllardır, bilinçli bir şekilde veya farkına varılmaksızın terapi olarak kullanıldığı bir gerçek.

Edebiyat vasıtasıyla hem onu üretenler yani yazarlar hem de ondan faydalananlar yani okurlar iyileşiyor ve rahatlıyorlar. Edebiyatın İyileştirici Gücü kitabının yazarı Ahmet Sarı’nın ifadesiyle “Hasta psikiyatra aktardıkça nasıl rahatlarsa, yazar da anlatıcılar yardımıyla okurlara anlattığında öyle bir rahatlama içine girer.” Yani edebiyat yazar ve okur için çift yönlü bir terapidir.

Edebiyatın İyileştirici Gücü kitabı işte bu terapiye ilişkin 90'ı aşkın küçük bölüm sunuyor. Yazımızda ilgi çekici olduğunu düşündüğümüz örnekleri 3 başlık altında inceleyeceğiz. 

Kafka’nın Bebeği

Sanatoryumda tüberküloz ile boğuştuğu hayatının son günlerinde Kafka, sevgilisi Dora ile Steglitz parkında otururken ağlayan küçük bir kız çocuğuna rastlarlar. Niye ağladığını sorduklarında oyuncak bebeğini kaybettiğini söyler Lena adlı küçük kız. Kafka bunun üzerine, bebeğin aslında kaybolmadığını, onunla mektuplaştıklarını söyler ve ertesi gün eğer parka gelirse ona mektupları okumayı teklif eder. Bunu duyan Lena hemen canlanmış, acısını neredeyse unutmuştur. Kafka’nın sevgilisi Dora Diamant’a göre Kafka bu oyunu tam bir ciddiyetle, diğer metinlerine nasıl değer veriyorsa aynı titizlikle sürdürür. Kafka’nın bu günlerine tanık olan Paul Auster’a göre Kafka “…küçük bir kızı kandırmak için yazmamaktadır. Bu, gerçekten yazınsal bir çabadır ve Kafka da onu doğru yapmaya kararlıdır.”

Mektuplarda kayıp bebek büyür, okula gider, hatta âşık olur. Kafka bu oyuna bir son vermesi gerektiğinin bilincindedir, kayıp bebeğin Lena’nın hayatından çıkması gerekmektedir. Bu nedenle inandırıcı bir son olarak kayıp bebeği evlendirir. Bu aşamaya kadar Lena yavaş yavaş bebeğinin yokluğuna alışmıştır ve son mektup ile artık dönmeyeceğini anlayarak kabullenir.

Bu iç ısıtan hikâyeye dair bildiklerimiz Dora Diamant’ın yazdıklarından ve “Kafka’nın Bebeği” adlı romandan ibaret. Her ne kadar ayrıntılara ilişkin bilgimiz tam olmasa da bu küçük oyunun sadece Lena için değil, aynı zamanda hayatının son günlerini yaşayan Kafka için de iyileştirici olduğunu biliyoruz. Küçük Lena, bebeğine duyduğu özlemin acısını kurmacanın heyecanıyla dindirirken Kafka da geçici bir süre kendi hastalığını ve içinde bulunduğu sanatoryumun kasvetli havasını unutarak kendini kurmacanın renkli ve uçsuz bucaksız dünyasına kaptırır. Kafka’nın hayatının son günlerinde bu mektuplar bir kaçış ve rahatlama aracıdır, belki de çektiği acıyı bir nebze azaltmıştır.

Katharsis’ten Bibliyoterapi’ye

Katharsis

Aristotales’in “Poetika” adlı eserinde kaynağını bulan katharsis “ruhsal arınma” anlamına gelir. Antik Yunan’da bu kavram trajedi ya da komedi izleyen seyircilerin kendilerini bu oyunlara kaptırmalarını, karakterlerle kendilerini özdeşleştirmelerini ve bu yolla ruhsal bir arınma gerçekleştirmelerini ifade eder. O dönemde bu kavram sadece tiyatroda kullanılsa da “katharsis” günümüzde tüm sanat dallarında gözlenebilir. Heykeli gözlemleyen sanatçı, romanı okuyan okur veya sinemada bir filmi izleyen izleyici sanat eserine kendini öyle bir kaptırır ki sanat eseri ile arasındaki sınır kaybolur.

Ancak katharsis’e sadece okur/izleyici açısından bakmak hatalıdır. Eserin yaratıcısı da sanatını icra ederken ruhsal arınma yaşar. Yazarın içini döktüğü günlükler, kendi hayatını anlattığı otobiyografiler, itirafları yazar açısından “katharsis” in en önemli örnekleridir. Katarsis ile ilgili daha ayrıntılı bilgiye "Katarsis Nedir?" yazımızdan ulaşabilirsiniz.

Bibliyoterapi

Bibliyoterapi ise, Yunanca “biblion” ve “therapeia” sözcüklerinin birleşmesiyle oluşmuştur ve “kitapların yardımıyla iyileşme” anlamına gelir. Bibliyoterapist olarak çalışan Ella Berthoud ve Susan Elderkin’in birlikte yazdıkları “Roman Terapisi” adlı kitap bibliyoterapinin somut bir örneğidir. Hastalar başlarına gelen zorlu olaylarda romanlardan destek alarak terapi imkânı elde eder. Ne de olsa romanlardaki olaylar da gerçek dünyadaki sorunların bir yansımasıdır; roman kahramanının bu sorunların üstesinden nasıl geldiğini gören okur, kendi hayatında da benzer yollar izleyerek iyileşmeye çalışır. Bu iki bibliyoterapistin kliniğine giden hastalara şikayetlerine göre uygun bir roman tavsiye edilir. Örneğin orta yaş krizi ve huzursuzluktan muzdarip olan hastaya, benzer şikayetlere sahip kahramanı olan bir roman verilir.

Bibliyoterapi ile ilgili daha ayrıntılı bilgiye "Bibliyoterapi Nedir" isimli yazımızdan ulaşabilirsiniz. 

Felsefe’nin Tesellisi

“Hayatın anlamı nedir?”, “Niye yaşıyoruz?”, “İyi ve kötü nedir?”, “Tek bir doğru var mıdır?” gibi sorularla tarih boyunca pek çok insan kafa yormuş ve hatta bazıları bu soruların içinde kendini ve aklını kaybetmiştir. Oysa felsefe okumak hayatta karşılaştığımız problemlerde bize ışık tutup yepyeni bakış açıları kazandırabilir. Filozofların hayatla mücadele etme şeklini görüp biz de kendi hayatımızda benzer bir tutum takınabiliriz. Bir diğer deyişle, felsefe bize teselli olabilir. Alain de Botton’un “Felsefe’nin Tesellisi” adlı kitabında altı farklı filozoftan hayatın farklı alanlarına dair teselliler yer alıyor.

Sokrates: Toplumdan dışlanmak ve idam cezasına çarptırılmak uğruna doğru bildiğini savunmanın ve yolundan dönmemenin tesellisi, daha sonra Sokrates’in haklılığının anlaşılması ve gerçeklerin gün yüzüne çıkmasıdır.

Epiküros: İnsan parasız ve varlıksız olduğuna üzülmemelidir. Epiküros, parasızlıktan dert yanan insanları, asıl mutluluğun insanın sevdikleriyle sağlıklı ve keyifli bir ömür sürmesinde, hayata dair derinlikli düşüncelere dalmasında olduğunu söyleyerek teselli eder.

Seneca: Düş kırıklığına uğrayanlara tek teselli, bundan sonra beklentilerini mümkün olduğunca minimum tutmalarını söylemektir. Böylece her türlü aksiliğe hazırlıklı olacaklardır.

Montaigne: İnsanın kendini yetersiz bulmasının ve özgüven eksikliğinin tesellisi, herkesin hata yapabileceğini ve kusurlu yanlarının olabileceğini kabul etmekten geçer. Kişi kendine yüklenmeden önce olaylara farklı açılardan bakmalı ve herkesin hata yapabileceğini kabullenmelidir.

Schopenhauer: Kırık bir kalbe teselli olarak, aşk söz konusu olduğunda insanın davranışlarının hiçbir önemi olmadığını, neslin devamı için yaşam iradesinin bu konuları yönlendirdiğini söyler. Her canlının bir dengi vardır, zamanı geldiğinde doğa kanunlarına göre herkes kendine en uygun olan eşi bulacaktır.

Nietzsche: Acı çekmek kaçınılmazsa insanın o acıyı bağrına basması gerekir. Sürekli mutluluğu aramak nafiledir, acı çeken insan, acıyı doğal bir şey olarak görmeli ve bununla yaşamayı öğrenmelidir.

Bunca filozof ve yazar dertlerinden ve acılarından yazarak ve okuyarak kurtuluyorsa belli ki bir bildikleri var. Nitekim Latince’de “Dixi et salvavi animam meam” ifadesi “Söyledim ve ruhumu kurtardım” anlamına geliyor. Yazımızı okuyanlar bu ifadeye hak verecek, hatta “okudum, söyledim ve ruhumu kurtardım” demeyi tercih edecektir diye düşünüyoruz.

Yazılı Kaynak

Edebiyatın İyileştirici Gücü- Ahmet Sarı

Görsel Kaynaklar

Kapak Fotoğrafı 

Kafka'nın Bebeği

Katharsis

Bibliyoterapi


BENZER YAZILAR

Dünyaya Orman Denir

Ursula K. Le Guin'in yazdığı, Avatar filmine ilham veren, "Dünyaya Orman Denir" adlı romanın incelemesi.


Paylaş