Tüm zamanların en büyük distopyalarından biri olan “1984”, yazarı George Orwell ve onlara dair bilinmeyenler.

George Orwell: Hayatı ve Bilinmeyenleri

Eric Arthur Blair, hepimizin bildiği mahlasıyla George Orwell, üst orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi.

Yalnızca erkeklerin kabul edildiği St. Cyprian Okulu’na gitti ve 5 yıl orada eğitim aldı. İleride kaleme alacağı "Such, Such Were the Joys" adlı denemesine esin kaynağı olan okul da buydu aslında. Denemesinde okul sahiplerinden; tüm gücü ellerinde tutan korkunç canavarlarmış gibi bahsetmesinin yanında bu okulu pahalı ve snop olarak görüyordu. Deneme, bir okulu hedef aldığından o zamanlar oldukça eleştirilmiş ve kimsenin basmaya cesareti olmamıştı. Ta ki Orwell öldükten uzun zaman sonra, 1968 yılına kadar.

Diğer bir yandan onu sınava hazırlayan bir eğitim merkezine giden Orwell için bu deneyimi de çok iyi geçmemişti. Bu okuldan da atılan Orwell’ın okuldan atılma sebebi şehir denetim görevlisinin doğum gününü ölü bir fare ile kutlamasıydı. Ayrıca Eton Collage’da bina yöneticisine yazdığı dalga içerikli bir şarkı da vardı.

Hayatının bir kısmında yarı zamanlı işlerde çalışırken bir yandan da kitap yazmaya devam etti. Myanmar Hint Emperyal Polis Teşkilatı’nda polis memuru, bir lisede öğretmen, kitapçıda satıcı, 2. Dünya Savaşı’nda BBC propagandacısı, editör ve savaş muhabiri olarak görev aldı.

Ayrıca Paris’te bulaşık yıkayıp para kazanan Orwell, İngiltere’nin Kent şehrinde şerbetçi otu toplayıcılığı dahi yaptı. Ancak bu iki iş aslında onun kitapları için bir çeşit gözlem işiydi. İlk kitabı Down and Out in Paris and London’ı yazarken bu işlerin ışığında hareket etti. Bu bir çeşit anı kitabıydı ve bu kitabı yazarken fakirliği işledi. Ardından 1931 yılında kendini sarhoş olma gerekçesiyle bilerek tutuklattı. Bunun amacı; hapis hayatını öğrenmek ve hapisteki insanları yakından gözlemlemekti. Edward Burton takma adıyla balık hamalı kılığına girdi ve bir şişe viski içip olay yarattı, bunun sonucunda tutuklandı. Ancak bu hapis Orwell’ın umduğu kadar uzun bir hapis süresi olmadı, kırk sekiz saat sonra serbest bırakılan Orwell yaşadığı deneyimleri yayımlanmamış “Clink” adlı denemesinde kaleme aldı.

Sol görüşe meyilli diğer kişiler gibi George Orwell da İspanya İç Savaşı’nda yer almıştı. Orwell, savaş çıktıktan hemen sonra gazete yazıları yazmak için İspanya’ya gitmiş olsa da faşizmle savaşmak amacıyla Cumhuriyet milis kuvvetlerine katıldı. Ertesi yıl boynundan vurulmuş olsa da hayatta kaldı. Orwell, savaş döneminde yaşadıklarını Katalonya’ya Selam kitabında yazdı.

1944 yılında, Orwell’ın Londra’da bulunan evine bir bomba (doodlebug) düştü. Olay gerçekleştiğinde George, eşi Eileen ve oğulları orada değildi ancak evleri gerçek anlamda harap olmuştu. O sıralar gazetede çalışan Orwell verilen öğle arasında eve döndü ve enkazın içinde kitaplarını, denemelerini ve özellikle en büyük eseri Hayvan Çiftliği’nin el yazmasını aradı. Neyse ki aradığını bulmuş olan Orwell, aldığı her şeyi el arabası ile ofisine taşıdı.

Diğer bir yandan Orwell “Soğuk Savaş” tabirini kullanan ilk insandı. Bu tabiri kullanışına 1945 yılında yazdığı “You and the Atom Bomb” da rastlamaktayız. Aynı zamanda kendisini demokratik sosyalist olarak tanımlayan Orwell komünistlerden pek hoşlanmadığı için birçok komünisti ihbar etmişti. Bunlar arasında Charlie Chaplin, Katharine Hepburn hatta John Steinbeck bile vardı.

Zeki bir adam olan, Orwell toplamda 7 dil biliyordu. Cesur Yeni Dünya’nın yazarı Aldous Huxley’den gençliğinde Fransızca öğrenmişti. Fransızcayı akıcı bir şekilde konuşan Orwell Latince, Yunanca, İspanyolca gibi diller üzerinde de çalıştı. Kendisi yedi dil bilmesi için şunları söylemişti:

“Şimdiye dek yedi dil öğrendim. Bunların iki tanesi ölü dildi. Bu yedi dilden sadece bir tanesini unutmadım ancak onda da çok iyi değilim.”

Yıl 1947’ye geldiğinde büyük eseri 1984'ü yazmaya ara veren Orwell oğlu ve yeğenlerini botla gezmeye çıkardı. Neyse ki büyük bir alaboraya maruz kalan gemiden hepsi kurtulmayı başarmıştı. Eseri yazarken neredeyse boğulacak olan Orwell, ilk başta ona The Last Man in Europe adını vermiş olsa da ismini 1984 ile değiştirdi ve tüberküloz sebebiyle ölmeden yedi ay önce 1949’da yayımladı.

1984 Kitap Özeti, Kısaca Bilgi

1984 Orwell’in büyük bir eseri olması yanında Dünya Edebiyatı için de oldukça önemli bir eserdir. Kitabın amacının ötesinde farklı şekillerde kullanılmasına karşın, Orwell onun için şöyle demiştir: 

“Yeni romanımda (Bin Dokuz Yüz Seksen Dört) sosyalizme ya da (bir destekçisi olduğum) Britanya İşçi Partisi’ne bir saldırıyı kastetmedim, ama merkezileştirilmiş bir ekonominin yol açabileceği ve halen komünizm ve faşizmde kısmen gerçekleşmiş olan bozukluklara değindim… Kitabın konusunun Britanya’da geçmesi İngilizce konuşan ırkların doğuştan diğerlerine göre daha üstün olmadığını ve karşı konulmadığı takdirde totalitarizmin herhangi bir yerde zafer kazanabileceğini vurgulamak içindir.”

Ancak yaptığı bu açıklamalara rağmen günümüzde bile 1984’ün, Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’ne karşı kara propaganda amacıyla hazırlanması istenen, diğer bir ifadeyle sipariş edilen bir kitap olduğu görüşü de yaygın bir şekilde dile getirilmektedir. Ancak kitap tüm bu spekülasyonlara rağmen “dikta meraklılarının” yöntemlerini en ince ayrıntısına kadar anlatabilmesi ve daha da anlatabilecek olması, 1984’ün basit bir “anti-sosyalist eser olmasının” çok daha ötesinde bir incelemeye tabi tutulması gerektiğinin en büyük göstergesidir.

“Düşünce suçu ölümü gerektirmez, düşünce suçunun kendisi ölümdür.”

1984 Kitap Konusu 

Kitap başlangıcından itibaren Gerçek Bakanlığı’nda çalışan ve mesleği geçmişe dair kayıtları Parti'nin istediği şekilde değiştirmek olan Winston’ın zamanla kendi ve yaşadığı yönetimle kavgasını konu alıyor. Zafer Konutları’na adım atmasıyla Winston’un evreni bize ne kadar yabancı gelse de her kitaptan başımızı kaldırdığımızda aslında ne kadar benzer şeyler yaşadığımızı hissediyoruz. Sigaranın Winston’ın bedeninde bıraktığı hisleri, sağ ayak bileğindeki çıbanı kısa sürede içselleştiriyor, hissediyoruz..

Okyanusya'ya Seyahat  

1984; konuşamadığımız, düşünemediğimiz, bir gün habersizce buharlaştırıp yok edildiğimiz, bir ülke olan Okyanusya’da geçiyor. Tüm bu olumsuzluklara rağmen insanlar bu sisteme, daha doğrusu bu sistemin önderi Büyük Birader’e resmen tapıyorlar. Öyle ki Büyük Biraderi’in arzusu ile çocuklar babalarını, babalar çocuklarını tanımıyor. Aile kurumu, arkadaşlık kavramı, tamamıyla toplumdan yok edilmiş. Aşk ve sevgi gibi duygular çoktan yasaklanmıştır. Kısaca insanlar, Büyük Birader için, yani iktidar için çalışan makinelere dönüştürülmüşlerdir. Üstelik aile yapısının yok olduğu bir yerde “Büyük Birader”in yani “Big Brother” isminin abi kavramını çağrıştırması da oldukça ironiktir.

“Winston, merdiveni ikide bir durup dinlenerek ağır ağır çıkıyordu. Her katta, asansörün tam karşısına asılmış olan posterdeki kocaman yüz duvardan ona bakıyordu. Resim öyle yapılmıştı ki, gözler her davranışınızı izliyordu sanki. Posterin altında, BÜYÜK BİRADER’İN GÖZÜ ÜSTÜNDE yazıyordu.”

Okyanusya’da geçirdiğiniz bir günde aslında nereye bakarsanız bakın Büyük Birader’in bakışları her zaman üzerinizde oluyordu, tabi ki yazan o dehşet verici yazıyla beraber.

İnsanların yapmış olduğu her hareket, tele-ekran adı verilen bir cihazla denetleniyordu. Sürekli birileri tarafından gözetlendiğinizi düşünerek yaşamak zorundaydınız ve Düşünce Polisi sizi suçüstü yakalamak üzere her yerdeydi. Bir gün ansızın düşündüğünüz için bile ortaya çıkıp, sizi tutuklayabilirlerdi ve daha ileri giderseniz birdenbire ortadan kayboluverir, isimleriniz silinir, tamamıyla yok olabilirdiniz. Hatta daha önce hiç var olmamış hale bile gelirdiniz. İşte bu işleme buharlaştırma diyorlardı.

“Savaş Barıştır,

Özgürlük Köleliktir,

Cahillik Güçtür.”

Romanda dünya; Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya olmak üzere üç süper devletin kontrolü altına girmiş durumdadır ve bu üç süper güç son yirmi beş yıldır sürekli birbiriyle savaş halindedir. Güçler arası müttefikler sürekli değişse de Okyanusya yönetimi yaptığı manipülasyonlar ile sanki baştan beri aynı devletler ile ittifak halindeymiş gibi davranabilmektedir. Bir hafta halk Doğu Asya’yı düşman görüp küfürler savururken, sonraki hafta ezelden beri Doğu Asya ile dost olduklarına inanabilmektedirler. Zihinler tamamıyla kontrol altındadır.

Aralarında fikirsel bir ayrılık bulunmayan bu üç ülke uzaktan bakıldığında savaşmak için gerçekçi bir gerekçeye sahip değillermiş gibi görünebilirler. Ancak savaşın amacı artık değişmiştir. Amaç eskiden olduğu gibi toprakları ele geçirmek ya da bağımsızlık değildir. Üç büyük devletin birbirlerini yenememesine rağmen savaşa devam etmelerindeki sebep nedir? Savaşın esas amaçlarından birisi üretilen makinelerin tüketilmesidir. Bir diğer amaç ise baskıcı rejimi ve rahatsız ortamı halkın zihnine işleyerek kabul ettirmektir. Savaşın getirmiş olduğu heyecan ve coşku ile birlikte bireyler daha dar görüşlü ve kolayca kontrol altına alınabilir kitleler haline geliyorlardı.

Yenisöylem ve Çiftdüşün: Dil Katliamı ve Tarihi Baştan Yazma Sanatı

Orwell, 1984 karakterleriyle okuyucuyu aslında bir keşfe de çıkartıyor. Korkunç distopik bir dünyanın keşfine. Kitapta hakim ideoloji her fırsatta varlığını kabul ettirme dürtüsüne sahip. Mesela konut isimlerinin, sigaraların hatta alkollü bir içki olan cinin ismi bile “Zafer” ile başlıyor.

Yönetimde etkili bakanlıklar var ve bu bakanlıklar sırasıyla şu işleri yapıyor:

Gerçek bakanlığı; eğlence, sanat ve haberlerle ilgilenir. Barış Bakanlığı; savaşlarla ilgilenir. Sevgi bakanlığı; yasa ve düzeni sağlar. Varlık bakanlığı; ekonomiden sorumludur. Kitaba ait bir Türkçe çeviri olan Yenisöylem yani Newspeak’te ise bakanlıkların isimleri şöyle geçmektedir: Gerbak, Barbak, Sevbak, Varbak.

Yenisöylem, George Orwell'in 1984 romanında Parti tarafından yönetilen totaliter bir kurgusal devlet olan Okyanusya'nın resmî dili olan bir kontrollü dildir. İngiliz Sosyalizminin (İngsos) ideolojik gereksinimlerini karşılamak için yaratılmıştır.

Alında Yenisöylem, dili olabildiğince basite indirgeyip kelimeleri yok ederek oluşturulmuş bir dil katliamıydı. Henüz bu katliam tamamlanmadığı için hala Eskisöylemde konuşanlar var olsa bile, yakın gelecekte konuşulan tek dil Yenisöylem olacaktı. Yenisöylem sadece partinin çıkarlarına göre yontulup değiştiriliyordu. İnsanlar kelimeler ile düşündüğü için bu bir çeşit düşünce manipülasyonuydu aslında. Böylece, insanlar gelecekte Büyük Birader’in istemediği tek bir şey düşünemeyecekti çünkü geriye o düşünceyi yansıtabilecek tek bir sözcük kalmayacaktı.

Partinin “Çiftdüşün” ilkesi ise özünde buradan işliyordu. Partinin bir gün önce söylediği sözler istenirse değiştiriliyor, önceki anlamının bir değeri kalmıyor ve o günün koşullarına göre yeni bir söylemle tekrar yazılıyordu. “Partinin doğrusu akla ve mantığa ters düşse de doğru olarak kabul edilmeli” ilkesi tıkır tıkır işliyordu Okyanusya’da. Winston ona verilen bu görevi ustalıkla yapıyor; partinin emriyle geçmişte hiç yaşanmamış olaylardan kahramanlar yaratıyor bazen de bir yarattığı veya var olan bir kahramanı hain ilan ediyordu. Doğrusu parti nasıl ve ne şekilde isterse “gerçek” ona dönüşüyordu.

Partilileri anlatırken ise şöyle diyor Winston: 

“Bu adam gerçek bir insan değil de bir çeşit kuklaydı sanki. Konuşan adamın beyni değil, gırtlağıydı.”

Romantizm, Çoğalma ve Julia

Halkını “yontmaya” ant içmiş bu oluşumun bir diğer derdi ise insan hayatından cinselliği ve onu önemli hale getirebilme potansiyeli olan her şeyi yok etmek! Parti, Seks Karşıtı Gençlik Birliği adı altında tüm cinsel beraberlikleri, “türün çoğalmasına” kadar indirgemeyi hedeflemektedir. Parti sadece ve sadece kendisinin uygun gördüğü bir yöntemle “çoğalmasını” istemektedir. Biriyle cinsel bir beraberlik ya da yakınlaşmanın büyük bir felaket anlamına geldiğini bilen Winston başarısız bir evliliği yürütemediği için üzülmek bir yana mutlu oluyor. Evlilik demek Okyanusya için hane içerisinde zorunlu çoğalma eylemini sürdürmek ve cinsellikten alınan hazzı partnerinden gizlemek anlamına geliyor. Aynı zamanda mikrofon ve kameranın haricinde yeni casusları eve almak da evliliğin riskleri arasında görünüyor.

“ -Daha önce yaptın mı bunu?

-Tabi. Yüzlerce kez yaptım… Yüzlerce kez olmasa da pek çok kez…

-Bak. Ne kadar çok erkekle yattıysan, seni o kadar çok seviyorum. Anladın mı?

-Evet, çok iyi anladım.

-Saflıktan tiksiniyorum, iyilikten tiksiniyorum. Erdem diye bir şey olmasın istiyorum. Herkes dipten doruğa yozlaşsın istiyorum.

-İyi ya, demek tam istediğin gibiyim, sevgilim. Benden yozunu bulamazsın…

…Partiyi paramparça edecek güç buydu işte.”

Geoege Orwell, belki de hayalini kurduğu saf insan yaşamını Julia’nın karşımıza çıkmasıyla anlatmaya çalışmıştır. Herhangi bir görev ya da emir ile değil, doğal ve içten gelen birleşme arzusunu Winston da işte tam bu anda Julia’da görmeye başlamıştır. Partiyi ortadan kaldıracak gücü proleterdense, cinsellikte ve insanların görüşmesinde görmesinin nedeni ahlak polislerine olan öfkesidir. Nitekim Winston kendisinde partiye karşı bir duruş sergilediğini Julia ile buluştuğunda ve seviştiğinde hissedebiliyordu. Julia bizlere partinin mutlu olmuş ve rahatlamış insanlara olan öfkesini anlatıyordu. Parti rahatlık ve mutluluk istemiyor, tam zıttını istiyordu. Yoğun nefretten, kandan ve göz yaşından oluşan diktasına uyacak kaskatı bedenler istiyordu. Ancak bu kaçamak dolu sevgileri de onların sonunu engellemedi.

Ve “Büyük Birader’i Seviyoruz”

1984 net bir şekilde çaresizliğin romanı. Asıl mühim olan aslında farkındalığı koruyabilmek, kanıksamamak, kabul etmemek, manipülasyonlara boyun eğmemek, değişmemekte.

Heraklitos, “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” derken aslında değişimin sürekliliğini göstermiştir. Winston da bu şekilde değişti. Aslında değiştirildi ama bu sonucunu etkilemedi. Değişime direnemedi, işkence görürken gözü sevdiği insanı bile görmedi ve bağırarak “Bana değil, Julia’ya yapın” dedi. Manipülasyonlar onu etkisiz hale getirdi ve Orwell’ın, romanın son sayfasında bunu yüzümüze sertçe vurdu.

“Winston başını kaldırıp o kocaman yüze baktı. O siyah bıyığın ardına gizlenen gülümseyişin anlamını kavraması kırk yılını almıştı. Ah, o acımasız, boş aldanışlar! Ah, o sevecen kucaktan dik kafalı, bile isteye kaçışlar! Yanaklarından cin kokulu iki damla gözyaşı süzüldü. Ama artık her şey yoluna girmişti, mücadele sona ermişti. Sonunda kendine karşı zafere ulaşmıştı. Büyük Birader’i çok seviyordu.”

Beyaz Perdede 1984

Kitabın, 1956 yılında Michael Anderson tarafından siyah-beyaz çekilmiş bir uyarlaması vardır. Ardından, kitabın ismi gibi 1984 yılında gösterime giren, Michael Radford tarafından yönetilen ve başrollerinde John Hurt(Winston Smith) ve Suzanna Hamilton(Julia)'ın olduğu ikinci bir filmi de vardır. 1984 yapımlı filmin hem olumlu hem olumsuz birçok eleştiri almış olsa da izlemeye değer göstergelerden biridir.   

Kaynakça:

George Orwell / Gordon Bowker – 2003 Biyografi

1984 / George Orwell – Can Yayınları

https://www.theatlantic.com/magazine/archive/2019/07/1984-george-orwell/590638/

https://www.bbc.com/culture/article/20180507-why-orwells-1984-could-be-about-now

https://www.mentalfloss.com/article/546150/facts-about-george-orwell

https://medium.com/türkiye/george-orwell-1984-romanı-detaylı-analizi-7dc3936be131

https://www.newyorker.com/books/page-turner/so-are-we-living-in-1984


BENZER YAZILAR

Salome ve Yuhanna: Yeni Ahit'ten Bir İntikam Öyküsü

Kitâb-ı Mukaddes'in en ilgi uyandıran hikayelerinden Salome ve Yuhanna hikayesini ve hikayenin sanat dünyasında nasıl şekillendiğini inceledik.

Lavinia: Sana Gitme Demeyeceğim

Buruk bir tadı olan aşk şiiri, Lavinia...


Paylaş