Çivili kafesler, kanlı banyolar, tüyler ürpertici ayinler, kıpkırmızı küvetler, sadistçe zevkler… Korku filmi sahnesi değil; bir seri katilin hikayesi.

Soyluluğun sadakatten çok daha önemli olduğu dönemlerde, Macaristan’ın en önemli ailelerinden birinin çocuğu olarak dünyaya gelen ve ilerleyen senelerde birçok araştırma ve filme de konu olan, şizofreni hastası bir kadının öyküsü… Elizabeth Bathory’nin bugün dahi anılmasına sebep olan hikayesinin en dikkat çekici kısmı, adının her harfinin altından kanlar akıyor olmasıdır. Bu yazımızda, 54 senelik hayatına 650 cinayet sığdıran, tarihin en büyük seri katillerinden birisi olan Elizabeth Bathory’nin hayatını anlatacağız.

Elizabeth Bathory Kimdir?

7 Ağustos 1560’ta, Macaristan Krallığı’nın soylu ancak kötü bir şöhretle anılan ailelerinden olan Bathory ailesinin kızı olarak dünyaya gelmiştir. Bathory ailesinin kötü şöhretle anılmasının en büyük sebebi, aile üyelerinin kalıplaşmış ve dilden dile yayılmış kötü huyları olmuştur. Öyle ki; halasının bir cadı, amcasının şeytana tapan bir satanist, erkek kardeşinin bir sapık, kuzeninin bir vampir (Kont Dracula), başka bir kuzeninin ise (Transilvanya prensi) acımasızlığıyla tanındığı söylentileri mevcuttur. 

Bu soylu ve büyük ailenin içerisinde bir aile sıcaklığıyla da büyümeyen Elizabeth, küçük yaşlardan itibaren amcası ve yengesiyle beraber yaşamaya başlamıştır. Ancak ailenin diğer üyelerinden pek de farklı denemeyecek amcası ve yengesiyle beraber yaşadığı yıllarda, henüz çok küçükken büyük trajedilere maruz kalmıştır. Elizabeth için ilerleyen yıllarda yapılan araştırmalarda yer alan bilgilere göre, hayatındaki en önemli ve kilit nokta ise burada küçük yaşta amcası ve yengesinin yapmış olduğu bir işkenceye seyirci olmak durumunda kalmasıdır. Rivayete göre Elizabeth henüz çok küçükken, amcası ve yengesi bir çalışanını cezalandırmak istemişler. Cezalandırma yöntemi olarak bir atın karnını yarıp, cezalandırmak istedikleri kişiyi atın içine yerleştirdikten sonra atın karnını tekrar dikip çalışanı atın içine hapsetmişlerdir.

Tüm bu vaziyetlerin içerisinde, ailesinde yakın olabileceği kimse olmadığından ötürü sürekli dadısıyla vakit geçirmeye başlamıştır. Ancak söylentilere göre dadısı da bir büyücüdür ve gerçekleştirdiği ayinlerde ve yaptığı büyülerde küçük çocukları kurban etmektedir.  Gördükleri karşısında zaman içinde yaşıtlarından uzaklaşmış ve içine kapanık bir çocuk olmuştur.

Elizabeth Latince, Yunanca ve Almanca dillerini oldukça iyi konuşabilen bir Protestan olarak yetiştirilmiştir. Acımasızlığıyla bilinen Transilvanya prensi kuzeni gibi, kendisinin de ani öfke nöbetleri geçirdiği söylentileri mevcuttur. Araştırmacılara göre bunun nedeni aileden gelen bir genetik bozukluk olması olasılığıyla birlikte, epilepsi hastası olma ihtimalinden kaynaklandığı da söylenmektedir. Çeşitli tarih uzmanları ve psikiyatristler, Elizabeth’in tüm bunların yanında cinsel kimlik bozukluğu yaşadığını da belirtmektedir. Söylentilere göre Bathory, erkek ya da kadın fark etmeksizin istediği herkesle birlikte olabiliyordu.

Elizabeth söylentilere göre bir köylüyle birlikte olmuş ve 14 yaşında hamile kalmıştır. Ailesi, gizli bir şekilde doğumun gerçekleşmesine izin vermiş fakat bebek doğduktan sonra Elizabeth’in elinden alarak köylü bir çifte verilmiştir ve bebek de köylü çift de bir süre sonra ortalıktan kaybolmuştur. Bathory ailesi bu şekilde itibarlarını zedelememiş olduklarını düşündüler.

Elizabeth’in, kötü huylarının bilinmediği noktada güzelliği, kıvrak zekası ve özenle seçtiği kelimeleriyle etrafında dikkat çeken bir genç kız olduğu söylenmektedir. Fazla konuşmuyor olmasına rağmen konuştuğunda adeta insanları büyüleyen bir çekiciliğe sahip olduğu söyleniyor ve dolayısıyla harika bir gelin adayı olarak görülüyor, oldukça talibi bulunuyordu. 15 yaşında yine kendisi gibi soylu bir aileden gelen Ferenc Nádasdy ile evlendi. Evlendikten sonra eşinin hediye etmiş olduğu şatoya yerleşti ve hayatını burada devam ettirdi.

15 yaşında problemli ailesinden uzaklara gitmiş olmak onun için sıfırdan bir başlangıç gibi gözükürken, ne yazık ki hiçbir şey düşündüğü gibi olmadı. Elizabeth’in bu evlilikten dört çocuğu daha oldu. Artık etrafında problemli insanlardan ziyade onun çevresinde dönen bir kalabalık olmasına rağmen, Elizabeth bundan da beklediğini alamadı. Evliliği, eşi sürekli savaşlara gittiği için beklediği gibi ilerlemiyordu. Eşinin sürekli evden uzakta oluşu, Elizabeth’i politik ve ticari konularla alakadar olmak zorunda bıraktı ve ilgilenen tarihçilere göre, kendisi bu alanlarda da oldukça başarılıydı.

Öte yandan Elizabeth, aynalar karşısında zaman geçirmekten oldukça hoşlanmaya başlamıştı. Sürekli kıyafetlerini değiştirir, güzelliğiyle övünür hale gelmiş ve tabiri caizse aklını güzelliğiyle bozmuştu. Yaşlanmaya başladığı zaman, cildini genç tutabilmek için sürekli büyülerle uğraştığı da söylentiler arasında. Bu uğraşların arasında kocasından, babasından ve ailesinin diğer üyelerinden de öğrendiği acımasızlığını hizmetkarlarına göstermesi ise en rutin alışkanlıklarından birisiydi.

Rivayete göre günlerden bir gün hizmetkarlarından birisine saçlarını taratırken, genç kızın saçlarını acıtması üzerine kıza tokat atıyor. Kızın burnundan kanlar gelmeye başlıyor ve akan kanlar Elizabeth'in de eline damlıyor. Genç kızın burnundan akan kanların ellerindeki kırışıklıklara iyi geldiğini gören kontes, kızın güzelliğinin bu kandan geldiğine inanıyor ve bütün cinayetler serisi bu andan itibaren başlıyor. Uşağını çağıran Elizabeth, kızın boğazını kestirip kanını küvete doldurduktan sonra bu küvette yıkanmaya başlıyor.  

Kan banyosunun kendisine oldukça iyi geldiğini gören kontes; bunun devamlılığını sağlamak için düşkün ailelerin kadınlarını ve kimsesiz genç kızları kol kanat germe amacıyla, eğitim verme ve görgü öğretme vaadiyle şatosunun altında toplamaya başladı. Önceleri yalnızca düşkün köylü kızlarıyla ilgilenen kontes, kocasının ölümünün ardından işleri bir adım daha ileri taşıdı. Kan arzusunu soylu ailelerin genç kızlarıyla da gidermeyi hedefleyen Elizabeth, civardaki soylu ailelerin kızlarını görgü ve terbiye öğretme amacıyla şatosuna kabul ediyor ve şatoya gelen genç kızların hiçbirisinden bir daha haber alınamıyordu. Ardı arkası kesilmeyen bu kayıpların ardından, civarda büyük dedikodular yayılmaya başladı ve bu dedikodular krala kadar ulaştı. Dedikodularla baş edemeyen kral, olaya el koymak için György Thurzó adındaki askerini şatoya inceleme yapması üzere gönderdi. Yaklaşık 300 kişiden oluşan bir tanık ordusu dinlendikten sonra korkunç gerçek gün yüzüne çıktı.

Elizabeth Bathory, sırf gençliğini koruyabilmek için yaptığı büyü ve ritüellerde yaklaşık 650 kadını kurban etti. Öyle ki, iş yalnızca kurban etmekten çıkıp sadist zevklerle bezenmiş bir hayat tarzı haline gelmişti. Alıkoyduğu kurbanlarından kimisini paramparça ediyor, kimisini yakıyor, iğnelerle işkence ediyor, üzerlerine su dökerek soğuk havalarda donmaya terk ediyor, açlığa terk ediyor, çeşitli bölgelerini ısırıyor ve taciz de ediyordu. Aynı zamanda şatosunun tavanlarına insan kafesleri yaptıran Bathory, kadınları tanınmaz hale gelene kadar dövüp, dövdürüp tavanlardaki kafeslere astıktan sonra, kafeslerden akan kanların altında duş alıyor ve gençliğini artık kaybetmeyeceğine inanıyordu. Kanı tamamen çekilmiş ve posası kalmış cesetlerden yakarak kurtulan Elizabeth; bu işleri birebir kendisi yapmıyor, bütün şato çalışanlarını işlerinin bir parçası haline getiriyordu. Dolayısıyla kralın araştırma için gönderdiği askerin de ulaştığı 300 kişilik tanık ordusu içerisinde Elizabeth’e birebir yardım edenler ve hatta yardım etmese dahi olaya muhakkak tanık olanlar bulunuyordu.

Araştırmanın ardından bu işe bulaşan şato ahalisinden bir kısmı cezasını hayatlarıyla, bir kısmı daha farklı acımasız yöntemlerle çekerken; Elizabeth Bathory soylu bir aileden geldiği için yargılanmamıştı. Bunun yanında tüm bu cinayetleri işlemiş olduğu şatosunda, kendi odasının önüne tuğlalar örülerek ve hayatı boyunca kimseyle birebir iletişime geçmesine izin verilmeyerek cezalandırıldı. Dört yıl cezasını çektikten sonra 54 yaşında bu odada hayata gözlerini yumdu.

Kurban sayıları, kontesin hala saklanan hükümet arşivlerindeki mektup ve günlüklerinden ulaşıldığı bilinmektedir. Bir seri katil olarak çok da becerikli sayılmayacak olmasına rağmen, asilliğinin tüm avantajlarını kullanmıştı. Şatosunda hapsedildiği odasında hayatını kaybeden kontes, cesedi öncelikle hayatını sürdüğü şatonun bahçesine defnedilecekken; halkın itirazları üzerinde Bathory ailesinin kabristanına defnedilmek üzere taşınmıştır.

Kanlı kontes Elizabeth Bathory’nin kanlı hayatı, farklı kurgular ya da perspektiflerin de oluşumuyla pek çok filme konu olmuştur. Bunun yanı sıra şatoda ifade veren hiç kimse kontesin ele geçirdiği genç kızların kanlarıyla banyo yaptığını söylememiştir. Dolayısıyla bunun köylülerin arasında geçen dedikodulardan ve Transilvanya’daki vampir inanışlarından uydurulması ihtimali de göz önünde tutulmalıdır.

 


BENZER YAZILAR

Simülasyonda Mı Yaşıyoruz?

Simülasyon teorisinin ne olduğunu, bu teorinin popüler kültürdeki yerini ve bizim bir simülasyonda yaşayıp yaşamadığımız sorularını işledik.

Uzay Turizmi: Yeni Bir Seyahat Akımı

Dünyanın dışında da seyahati mümkün kılan uzay turizmi nedir?


Paylaş