Çok bilinen ve sevilen altı şarkı ve türkünün ardındaki hikayeleri bu yazıda topladık.

Elfida, Kol Düğmeleri, Çökertme Türküsü, Ah Bir Ataş Ver, Zahidem Türküsü, Mahur Beste... Hepsi bir yerde, bir zaman hayatımıza dokunmuş yapıtlar. Bu eserlerden kaçının satırlarına gizlenmiş hikayeyi biliyoruz?

Bu yazımızda çok sevdiğimiz şarkı ve türkülerin hikayelerini derledik. Araştırırken gözümüzün yaşardığı da oldu, hüzünle tebessüm ettiğimiz de. 

Onlarca yıldır var olan bu şarkıları dinlemek, dinlerken içlenmek, hikayelerini düşünmek, yer yer feyz almak gelip giden birçok nesille aramızdaki en güzel ortak nokta olsa gerek. Yazıyı okurken bir yandan şarkıları dinleyip hikayelerini hissedebilmeniz için akışa ekledik. Keyifli okumalar.

 Elfida – Haluk Levent 

Elfida, hikayesi en çok konu olmuş şarkılardan. Ancak biz yine de bu listeye almak, bir kez daha yazmak, bir kez daha hatırlamak istedik. 

Bildiğiniz gibi Haluk Levent başarılı müzisyen kimliğinin yanı sıra bu ülkede yardıma ihtiyacı olan herkese yetişen bir gönüllü. Elfida’nın ortaya çıkış hikayesi de Haluk Levent’in bu yolcuğundaki en kıymetli anılarından.  

Haluk Levent 16 kanserli çocuğun bakımını üstlenmişti. İçlerinde 4 yaşında Beyzanur, nam-ı diğer Elfida da vardı. Haluk Levent sık sık Beyzanur’un tedavi gördüğü Cerrahpaşa Hastanesi’ne ziyarete gidiyordu. Doktorlardan biri bir gün Haluk Levent’in ziyareti sırasında kendisine “Haluk Bey bu kızı gözden çıkarın” dedi. O esnada Haluk Levent’in yanında olan müzisyen arkadaşı Emrah Aydoğdu, “Elfida” dedi. “ Osmanlıca’da gözden çıkarılan kadın demek.” Oturdular ve Beyzanur’a şarkı yaptılar. Sözler zaten hastane koridorlarında Haluk Levent’in kalbine düşmüştü. 

Haluk Levent her gittiğinde Beyzanur’a bu şarkıyı söyledi ama Beyzanur Elfida’nın kendisi olduğunu asla bilmedi. Bir gün Beyzanur ayrıldı bu dünyadan. 

Haluk Levent, Beyzanur’un ailesini de bu süreçte yalnız bırakmadı. Aradan yıllar geçip, aile ikinci çocuklarının olacağı müjdesini verdiğinde Haluk Levent anne ve babaya doğacak kızlarının adını Elfida koymaları için ricada bulundu. Şimdi Beyzanur’un kardeşi Elfida büyüdü. Okula başladı. Ablasının hatırasıyla ve ismiyle yaşıyor. 

Beyzanur’dan geriye pencereden bakan gülen yüzü ve Haluk Levent’in Elfida şarkısındaki sözleri kaldı.

Kol Düğmeleri – Barış Manço

 

Çocukluğumuzdan, gençliğimizden gelen tınılarıyla, yumuşacık sesiyle duyduğumuzda tebessüm ettiren, bu topraklar için çok önemli bir isim Barış Manço. Eminiz ki herkesin hayatında da hikayesi olan bir Barış Manço şarkısı vardır. 

Kol Düğmeleri’nin Barış Manço için çok özel bir hikayesi var. Barış Manço’nun 1962 yılında Semra adında bir nişanlısı vardı. Barış Manço 1963 yılında eğitim için Belçika’ya gittiğinde araya giren mesafeler bu iki insanı ayırdı. Barış Manço’ya nişanlısı Semra’dan kalan kol düğmeleri bu şarkının ilhamı oldu. 

Çökertme Türküsü

Çok eski bir Muğla türküsü olan Çökertme Türküsüyle ilgili anlatılan birçok rivayet var.  Öncelikle belirtmek istediğimiz minik bir detay var. Türkünün sözlerinde geçen Bitez yalısı bugünkü anlamıyla konut olan yalı değil. O dönemde halk sahil kıyılarına yalı diyordu. Bitez yalısı da bugünkü Bitez kıyılarını kapsıyor. 

İlk Rivayete Göre:

1900’lü yılların başında Bodrum halkının geçim kaynaklarından birisi de kaçakçılıktı. Sahilin öteki tarafında olan İstanköy (Kos Adası) ile Bodrum kıyıları arasında kahve, rakı, tütün gibi daha birçok şey kaçak olarak alınıp satılıyordu. Çökertme Türküsü’nün baş kahramanı Halil ile yakın arkadaşı İbrahim Çavuş geçimini kaçakçılıkla sağlıyordu.

Halil’in gönlü güzelliği dillere destan olan Gülsüm’deydi. Gülsüm annesiyle birlikte o zamanlar Bodrum Kaymakamı olan Çerkes Ömer Lütfi Bey’in evinde hizmetkarlık yapıyordu. Çerkes Kaymakam da Gülsüm’ü seviyordu ve Halil’le Gülsüm’ün arasındaki aşk onu çok sinirlendiriyordu. Kaymakam, Halil’i kaçakçılık yaptığını öğrenince yakalayıp ortadan kaldırmak için her yerde onu aramaya başladı.

Halil Kaymakam’ın onun peşinde olduğunu öğrenince kaçaktan dönüş Bitez yalısına çıkacakları haberini yaydı. Aslında Halil’i arkadaşları Aspat koyunda bekleyeceklerdi. Bunu öğrenen Kaymakam Bitez sahilinde Halil’i yakalamak için pusu kurdu. Ancak o gece Halil’le arkadaşı İbrahim Çavuş İstanköy’den dönerken yolu şaşırıp Aspat sanarak Bitez’e çıktılar. Kaymakam’ın kolcuları Bitez’e gelen Halil’i görünce oracıkta öldürdüler. 

İkinci Rivayete Göre:

Bodrum Kaymakamı’nın evinde hizmetkarlık yapan Hafize, kaymakam’ın ona olan hislerinin duyulması yüzünden köyde kaymakam’ın metresi olarak bilinmeye başladı.

Ancak Hafize’ye karşı hisleri olan bir tek kaymakam değildi. İbrahim Efe de Hafize’ye karşı yoğun duygular hissediyordu. Hatta bir zaman sonra İbrahim Efe dayanamadı ve Hafize’yi ikinci karısı olarak alıp evine getirdi. Hafize hakkında çıkan dedikodular yüzünden İbrahim Efe’nin ailesi ve köylü halk tarafından karşılanmadı.

Annesi çengilik yapan Hafize’nin köydeki itibarı annesinin mesleği yüzünden zaten iyi değildi. Diğer Efeler de bu durumdan rahatsız oldular ve Hafize’yi İbrahim Efe’nin elinden zorla almaya karar verdiler. Bu olay sonucunda dağa kaldırılan Hafize annesi gibi çengi oldu ve Çakır Gülsüm olarak anılmaya başlandı.

Gülsüm Efelerin arasında dağda yaşadığı bu dönemde Halil Efe ile tanıştı ve birbirlerini sevmeye başladılar. Halil Efe, Gülsüm’le aşklarını özgürce yaşayamayacaklarını biliyordu. Bu yüzden Gülsüm’ü diğer Efelerden korumak için onu kaçırmaya karar verdi. Efelerden çekindiği için Gülsüm’e yaklaşamayan Çerkes Kaymakam Halil Efe’yle Gülsüm’ün kaçacağı haberini alınca bunu fırsata çevirmek istedi.  Efe’ler ve Kaymakam’ın kolluk güçleri Gülsüm’le Halil’in ayrı ayrı peşlerine düştüler.

Aylar süren bu kaçış sonunda Halil Efe artık kaçacak bir yeri kalmadığını anlayınca Gülsüm’le İstanköy’ye (Kos Adası) gitmeye karar verdi. Kıyının karşısına geçmek üzere Çökertme’ye geldiler. – Çökertme bugün Yalıkavak’taki marinanın olduğu yer- Halil’le Rum kaptan Kostapao ve mürettebatını rehin aldı ve böylece yola koyuldular. Halil denizcilik hakkında hiçbir şey bilmiyordu.

Kostapao bunu fark edince Halil Efe’nin başına koyulan ödülü almak için bir fırsat yakaladı. Halil’i bozan havayı da fırsat bilerek kısa sürede Aspat’ta – bugünkü Karaincir kıyıları-  karaya çıkmazlarsa teknenin İstanköy’e kadar dayanamayacağı konusunda kandırdı. Oysa Çökertme’den Aspat’a gidilen yol neredeyse İstanköy’e gidilen yol kadardı. Halil ve Gülsüm bunu bilmiyordu. Rumlar Halil’i sevmez ama ondan çok korkarlardı. Kostapao önlemini çoktan almıştı. Onlara rakı ikram etti.

Rakılarının içine kattığı uyku veren sıvı Gülsüm’le Halil’i kısa sürede uyuttu.  Kostapao bu esnada dümeni Bitez’e doğru kırdı. Hemen Kaymakam’a Halil ve Gülsüm’ü getirdiğine dair haber yolladı. Kaymakam hem karadan hem de denizden kolluk güçlerini Bitez’e gönderdi. Kolluk gemisi Kostapao’nun gemisini görünce Halil ve Gülsüm’ün içinde olduğu gemiye ateş açtılar. Halil bu esnada yaralandı. Bitez’den Kaymakamlık binasına getirilen Halil günlerce aç ve susuz bırakıldı. Daha sonra kolluklar tarafından boğularak öldürüldü.

Zahidem – Aşık Arap Mustafa

Zahidem türküsünün hikayesi için Aşık Arap Mustafa’nın hayatını anlatmak gerekiyor. Çünkü türkü ozanının hayatını özetler nitelikte. 

Aşık Arap Mustafa 1901 yılında Kırşehir’e bağlı Orta Hacı Ahmetli Köyü’nde doğdu. Çok küçük yaşta anne ve babasını kaybeden Aşık Arap Mustafa’ya uzun yıllar akrabaları baktı. Arap Mustafa’nın babası kalabalık meclislerde Koca Oyunu adı verilen oyunda hep Arap rolünü oynardı. Mustafa’ya Arap lakabı babasından yadigar kaldı. 

Arap Mustafa 10 yaşına geldiğinde Yukarı Hacı Ahmet Köyü’nde Hacı Mehmet’in yanında çiftçilik yaparak para kazanmaya başladı. Uzun yıllar Hacı Mehmet’in yanında çalıştı. Hacı Mehmet’in Zahide adında bir kızı vardı.

Zahide büyüyüp genç kız olduğunda Arap Mustafa Zahide’nin güzelliği karşısında ona aşık oldu ama bunu ona hiç söyleyemedi. Kimsesizdi, fakirdi. Kendini Zahide’ye layık görmüyordu. Tek gayesi çok çalışıp para biriktirmek ve Zahide ile evlenmek olan Mustafa 20 yaşına geldiğinde askere gitti. Askerde aklı hep Zahide’deydi. Köye mektuplar yazıp sürekli Zahide’yi soruyordu. Derken bir gün yazdığı mektuba cevap geldi. Zahide evleniyordu. Hacı Molla Hasan adında zengin bir adamla evlenecekti. Düğün bir hafta sonraydı. Bu haber sonrası Aşık Arap Mustafa Zahidem türküsünün sözlerini yazdı. 

Zahide’nin 1965 yılında, bu haberi alan Arap Mustafa’nın da 1966 yılında vefat ettiğine dair rivayetler bulunmakta. 

Türkünün bestesi Nuh Akgün’e ait. Derlemeler usta Neşet Ertaş tarafından yapıldı ve bu sayede türkü TRT’nin repertuarına kazandırıldı. Bir çoğumuz Zahidem’i Neşet Ertaş’tan duyduk, ondan sevdik. 

Neşet Ertaş’la yapılan bir röportajda muhabir Ertaş’a “Zahide kim?” diye sordu. Ertaş’ın “herkesin vardır bir tane” cevabı ise Zahidem’in hikayesini daha da zenginleştirdi. Yıllar içinde türküye eklenen sözlerle de benzer deneyimler yaşayan herkesin türkünün hikayesine ortak olduğu bir eser haline geldi. 

Ah Bir Ataş Ver

Yıl 1953. Dumlupınar denizaltısı 86 kişilik mürettebatıyla Ege’de katıldığı NATO tatbikatından dönüyordu. Rota Gölcük’teki Denizaltı Komutanlığı Ana Üssü’ydü. Su üstü seyri ile ilerliyorlardı.

3 Nisan’ı 4 Nisan’a bağlayan gece sabah saat 02:15’te Dumlupınar denizaltısı Çanakkale Boğazı’ndan geçerken İsveç bandralı Naboland şilebi ile çarpıştı. Su üstündeki 2 gözcü Naboland’ın pervanesine takılıp parçalanacak can verdi.

Su üstündeki 8 denizciden yalızca 5’i kurtulabildi. Baş bodoslamasından su almaya başlayan Dumlupınar kısa sürede kalan 81 denizcisiyle 91 metre dibe battı. Dumlupınar’ın kıç torpido kısmında 22 denizci sağ kalmayı başarmıştı ve yardım bekliyorlardı. O dönemin imkanlarıyla askerler denizaltının içerisinden dış dünya ile bağlantı kuramıyorlardı. Kazanın ardından 4 saat geçti. Yüzeye bıraktıkları şamandıra balıkçılar tarafından bulundu.

Şamadırada “Dumlupınar burada battı, kapağı açın ve irtibat kurun! '' yazıyordu bir de bağlantı kurabilmek için telefon vardı. Dumlupınar’la yalnızca bu telefon vasıtasıyla irtibat kurulabiliyordu. Herkes nefesini tutmuş mahsur kalan askerin kurtarılması için dua ediyordu. Dumlupınar’la kurulan her bağlantı da radyolarda halka duyuruluyordu. 22 kişiye şarkı söylememeleri ve sigara içmemeleri söylendi.

İçerideki oksijeni idareli kullanmaları gerekiyordu. Kurtarma gemisi kazadan 10 saat sonra olay yerine gelebilmişti. 91 metre derinliğindeki Dumlupınar’a ulaşabilmek için 11 dalış yapıldı. Bu dalışlarda imkansızlıktan ve teknik yetersizlikten ancak 80 metreye kadar inilebildi. Kurtarma çalışmalarının daha başındayken battı şamandırası ile Dumlupınar arasındaki bağlantı kesildi. Şamandıranın kopmasıyla dalgıçların Dumlupınar’a kadar dalmaları imkansız hale geldi. Artık ümit kesilmişti. Dumlupınar’a son kez telefon edildi. “Şarkı söyleyebilir, sigara içebilirsiniz.” Askerlerin söz sözleri ise “ Vatan sağ olsun, siz sağ olun” oldu. Böylece 22 asker 91 metre derinlikte 72 saat sonra oksijenleri tükendiğinde can verdiler. Onlardan geriye “ Ah bir Ataş ver” türküsü ve denizaltı ile yapılan konuşmalarda kayıtlara yansıyan şu diyalog kaldı: 

“— Alo Dumlu.

— Evet, Dumlu.

— Ben Üsteğmen Suat.

— Evet, efendim ben Selami

— Selami nasılsınız, biz geldik, şimdi bana durumu anlat.

— Efendim dizellerden yara aldık, manevra dairesinde yangın çıktı, bataryayı sıfıra alarak kıç torpido dairesine geçtik, şimdi manevra dairesi su ile dolu.

— Kaç kişisiniz orada?

— 22 kişiyiz.

— Diğer dairelerle irtibatınız var mı?

— Yarım saat evvel kıç batarya dairesi ile konuştum, şimdi cevap vermiyorlar.

— Merak etmeyin 'Kurtaran' geldi biz buradayız.

— Efendim manometre 267 kadem gösteriyor doğru mu?

— Selami Kurtaran geldi şimdi kurtarma işine başlanıyor, ben biraz sonra yine gelirim.

— Peki efendim...”  

Kaynak

Mahur Beste- Ahmet Kaya

Bir çoğumuz şiirin Müjgan adında bir sevgiliye ithafen ya yazıldığını ya da şiirin hikayesinde Müjgan adında bir kadının önemli bir yeri olduğunu düşünüyorduk.  Ancak sanılanın aksine şiirin bambaşka bir hikayesi var. 

6 Mayıs 1972’de Atilla İlhan; Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam haberini radyodan öğrendi. O sırada Karşıyaka’daydı. Mahur Beste’nin ilk dizeleri de o gün vapurla İzmir’e geçerken düştü aklına: 

“Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı

Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı

Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı

Gittiler akşam olmadan ortalık karardı” 

Vapurdan indikten boyunca şair rıhtım boyunca tekrarlamış bu dizeleri. Derken diğer satırlar da gelmiş. 

"Bitmez sazların özlemi daha sonra daha sonra

Sonranın bilinmezliği bir boyut katar ki onlara

Simsiyah bir teselli olur belki kalanlara

Geceler uzar hazırlık sonbahara

Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız

O mahur beste çalar müjganla ben ağlaşırız

Gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız

Yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız

O mahur beste çalar müjganla ben ağlaşırız"

Müjgan eski dilde “kirpik” anlamına geliyor. Atilla İlhan “müjganla ben ağlaşırız” derken aslında idam edilen üç gencin ardından gözyaşı döktüğünü dile getiriyor. 

Daha sonra şiir Ahmet Kaya tarafından bestelenmiş, 1993 yılının Nisan ayında çıkan Tedirgin adlı albümünde sanatçı tarafından okunmuştur. 

 


İLGİLİ

Leo Fender: Bir Mucidin Dehasının Arka Yüzü

Gitar çalmayı bilmeyen ve elektronik eğitimi almamış mucidin başarı öyküsü

Word Painting : Söz ve Müziğin Mükemmel Uyumu

Tarihiyle ve örnek müziklerle "wordpainting" nedir?


Paylaş